Çaycı Ali: Cemal Çalımer yazdı

"...Çaycı Ali, bütün gün bu cici ayakkabılarının keyfini çıkarmaya çalıştı. Bu yüzden hiç asansör kullanmadı; ayakkabılarının açılması için katları koşar adımlarla bütün gün inip inip çıktı..."

Güncelleme:

Yağız çehresi, atletik vücudu, kısa ve adaleli bacaklarıyla, sabahtan akşama kadar insanlara çay, kahve, meşrubat taşır Ali. Büyük bir şirkete ait altı katlı bir iş hanının çay ocağında çalışır. Bütün gün çat orada çat burada, dur durak bilmeden insanlara hizmet eder. Huysuz ve geçimsiz bazıları dışında, insanların çoğu sever Ali’yi.

Ali, küçük yaşta düşmüş İstanbul’a. Henüz İlkokulu bile bitirmeden. İstanbul’un tepelerinden birinde bir gecekondusu olan dayısının yanına sığınmış; anadan öksüz, babadan yetim olarak. Dayısının işlettiği çay ocağında uzun yıllar koşmuş, koşuşturmuş Ali. Bunun mükâfatını da görmüş; dayısının kızlarından biriyle başlık parası (baba hakkı) ödemeden evlenmiş. Şimdilerde biri özürlü, üç çocuğu var. Oturdukları gecekondunun üstüne çıkılarak dayı buraya taşınmış, alt taraf Ali’ye ve ailesine verilmiş; hiç olmazsa, kira derdi yok. Onu kâr ortağı da yapmış Dayı. Çok çalışması gerekiyor Ali’nin; çocuklarının ikisi okulda, biri tedavi görüyor, evi kira değil ama yine de zor yetişiyor.

Kılık kıyafet konusunda pek sıkıntısı olmuyor; işyerinde insanlar kendilerinin ve çocuklarının eskisini Ali’ye taşıyor; hatta fazlasını mahalledeki insanlara ve çocuklara dağıtıyor Ali. Ancak ayakkabı konusunda, bu kadar şanslı değil. Oysa ayakkabı çok önemli Ali’nin yaptığı işte. Uzun zamandır tabanları erimiş lastik ayakkabılarla idare ediyor. Bu kadar merdivene, bunca inip çıkmaya ayakkabı mı dayanır?

Ali, sabah işine erken gelir; ocağı yakar, çayı demler, ortalığı temizler.  Dayısı daha sonra gelip, ocağın başına geçer; o da, bütün gün insanlara çay, kahve, içecek taşır. Bir de tost işi çıktı son zamanlarda; kaşarın, sucuğun, salamın hazır edilmesi gerekir.  Dayısı geç gelip erken giderken, Ali bu boşluğu erken gelip, geç gitmekle kapatır.

Bugün Perşembe; Yönetim Kurulu toplantısı var. Bütün yüksek zevat burada olacak; dikkat edilmesi, özen gösterilmesi gerek! Bir ufacık hata, küçük bir dikkatsizlik ocaklarına (!)  mal olur. Böylesi günlerde daha bir dikkat kesilir Ali; özellikle, bu yüksek zevata hizmet konusunda. İçi geçmiş, ancak gözü hala çöplükte olan ve buraları bir arpalık gibi kullanan ağır, bürokrasi kodamanlarının durumuna akıl sır erdiremez. Kendilerini yönetemez hale gelmiş, hatta şirkete koltuk değnekleriyle gelip giden bu insanların, koca şirketin yönetilmesinde ne işleri olur? Diye kendi kendine sormadan da edemez.

İşte bunlardan biri Ali İhsan Bey, Yönetim Kurulu Üyesi, her Perşembe olduğu gibi, bu Perşembe de zuhur etti. Saat on olmalı mutlaka. Her Perşembe; Şirketin kapısına kadar bir taksiyle gelen Ali İhsan Beyi koltuk değnekleriyle arabadan indirip asansöre bindirerek, yukarıdaki odasına taşımak mutat görevlerinden biri olmuştur Ali’nin.

Ali, taksinin şirket önüne yanaştığını görür görmez bütün işi gücü bırakıp, arabaya koştu. Arabanın kapısını açıp, Ali İhsan Beyi reverans yaparak selamladı. Koltuk değneklerini aldı önce,  sonra da Ali İhsan Beyi çekip çıkardı arabadan. Onu asansöre bindirip yukarıda odasına kadar çıkardı.  Odaya girdiklerinde; Ali İhsan Bey, koltuk değneklerini bir kenara yaslayarak masasına oturdu. Beraberinde getirdiği bir torba içindeki ayakkabıları Aliye uzatarak; “giyiver şunları, kahvemi de geciktirmeden getir.” Dedi.

Ali odayı süratle terk ederken, “Allah’tan altın isteseydim, altın verecekti!” diye geçirdi içinden. Dayanamadı daha fazla, hemen torbayı açtı; kahve renkli, pırıl pırıl bir çift ayakkabı kendisine bakıyordu. Süratle çay ocağına indi, altı delinmiş lastik ayakkabılarını ayağından çıkarıp, yeni ayakkabıları ayağına geçirdi. Bu pek kolay olmadı; bir çekeceğe ihtiyaç duydu. Bu ihtiyacını, şeker kutusunun mukavvasıyla giderdi. Ayakkabılar biraz sıkıyordu, ama ayağına oturmuştu.  Güzel de yakışmıştı ayaklarına. İçi sevinçle dolmuş, gözleri parlamıştı Ali’nin. “Bayram üstü çok iyi oldu bunlar, bayramda ne giyeceğim diye düşünüyordum, Allah razı olsun ”diye geçirdi içinden ve etrafa daha güvenle bakmaya başladı.

Miadını çoktan doldurmuş olan altı erimiş, üstleri eprimiş lastik ayakkabılar, boynu bükük bir vaziyette, atıldıkları yerden kendisine bakıyordu. Eğilip, onları yerden saygıyla alırken, “size teşekkür ederim, çok kahrımı çektiniz benim!” diye geçirdi içinden ve onları bir giyen olur diye dışarıdaki çöp bidonunun yanına bıraktı.

Çaycı Ali, bütün gün bu cici ayakkabılarının keyfini çıkarmaya çalıştı. Bu yüzden hiç asansör kullanmadı; ayakkabılarının açılması için katları koşar adımlarla bütün gün inip inip çıktı. Ali her günden daha fazla yorulmuştu bu gün. Ayakları şişmişti. Ayakkabıları çıkartıp ayaklarını biraz dinlendirmek istedi. Ancak çıkartırsam, bu şişmiş ayaklarla, bu ayakkabıları bir daha giymem mümkün olmaz diye düşünerek vazgeçti bundan.

Gün sona eriyordu. Yönetim Kurulu toplantısı hala devam ediyordu, nedense uzamıştı bugün. Şimdi de; mideleri ezilmiş olacak ki, tost istemişlerdi. Son bir gayretle tostları ve çayları hazırladı Ali. Bu kez asansör kullandı yukarı çıkmak için; çünkü, canı yanıyordu. Buna rağmen Ali huzur içinde ve mutluydu. En azından o böyle algılıyordu. Ayakkabılarına baktıkça, acı çekmesine rağmen, mutluluğu ve huzuru katlanıyordu.

Nihayet gün bitti, şirket personeli dağıldı. Ali İhsan Bey’in taksisi kapıya yanaştı. Şimdi onu aşağıya indirmek vardı. Ali çağrılmaya meydan bırakmadan bir koşuda Ali İhsan Bey’in odasına çıktı. Onun asansöre binmesine ve aşağı inmesine yardımcı oldu. Taksinin şoförüyle birlikte onu arabaya yerleştirip, koltuk değneklerini de yanına koydular. Ali reverans yapıp, Ali İhsan Beyi uğurlamaya hazırlanırken, Ali İhsan Bey buyurgan bir sesle;

“Ali, ayakkabılar yeteri kadar açılmıştır, onları veriver bana.” diyesi oldu. Ali, ne diyeceğini, ne yapacağını bilemedi. Sanki bütün dünyanın suları kaynar vaziyette başından aşağı dökülüyordu. Ali ayaklarından zor çıkardığı ayakkabıları Ali İhsan Beye uzatırken, buyurgan ve tahakküm eden bir sesle irkildi. “Nerde bunların torbası?” Ali’nin eli, ayağı birbirine karıştı. . O an, lastik ayakkabıları geldi aklına. Çöp bidonunun olduğu yere seğirtti. Ne yazık ki, torbasıyla birlikte lastik ayakkabıların yerinde yeller esiyordu. Şimdi ne yapacaktı, daha önemlisi koskoca adama ne diyecekti? Birden, erzak poşetleri geldi aklına. Süratle çay ocağına yöneldi, erzakları boşaltıp, ayakkabıları içine koydu ve arabada bekleyen Ali İhsan Bey’e takdim etti.

Araba uzaklaşırken gözleri ayaklarıyla buluştu Çaycı Ali’nin; yere çoraplarıyla çıplak basıyordu. Kös kös çay ocağına döndü, taburelerden birinin üzerine çöktü; ayaklarından ateş fışkırıyordu, çok uzun bir gün olmuştu. Biran ne yapacağını düşündü, eve nasıl gidecekti? Kendine mi kızsaydı, Ali İhsan Bey’in kendisini kullandığına mı kahretseydi, yoksa talihine mi yansaydı? Bütün bu duygular, birbirleriyle yarışır vaziyette, onu omuzlarından yere doğru bastırıyorlardı. Akşam karanlığını bekledi Ali. Sonrasında, çoraplarını çıkarıp cebine koydu ve yürümeye başladı. Yolda, bütün bu olup bitene, kendi de acı acı gülüyordu…

 Mayıs 2024, Balıkesir/ Ören

Etiketler Cemal Çalımer
Yorumlar
Kalan Karakter 800
Oğuz Süleymanlıgil
Alinin düştüğü durum,insana bu kadarına da pes dedirtecek kadar dramatik. Vicdan ,galiba mali durumla ters orantılımı? Sorusuna cevap aratıyor. Cemal kardeşim; yazıların her zamanki gibi Okuyucuyu Duygu seline sürüklüyor. Candan tebrikler.
Sirin Yucel
Insanın içini burkan hoş bir hikaye olmuş. Yüreğinize kaleminize sağlık Cemal bey.