Menopozdan Anladığım
1968 doğumluyum. Şimdiki dünyadan farklı olarak marketlerin ve içlerini dolduran tuhaf gıdaların pek bulunmadığı, bulunsa bile annemin bizi bunlara asla yaklaştırmadığı, bunları satın almadığı ve bizlere yedirmediği bir geçmişte yaşadım.
Gelişmelerden anında haberdar olmak için Google News'te Paradurumu'na abone olun
Paradurumu'na Google News'te abone olun
Abone OlPizza, meşrubat, cips dünyasına -fast food filan, hiçbir şekilde yakınlaşmadım. İsteğim de olmadı, fırsatım da...
1978'de ben 10 yaşındaydım. Annemle gidilen bir dost ziyareti, bizlere ikram edilen birer bardak sade gazoz, kırmamak için aldığımız birer yudum ve o yudumu bedenlerimize karşı işlenmiş bir suç olarak bugün bile hafızasında taşıyan bir annem var. İçtiğimiz su, küfeler içinde gelen Taşdelen. Giydiğimiz kıyafet yün veya pamuk, marka hep Sümerbank, çarşaflar, pikeler, onlar da Sümerbank... Eminönü'nden aldığımız sabun tozu... Bulaşıklar için bir orlon bez, bir de fincan içinde daima biriktirilen sabun artıklarının eriyiği... Deterjanla ilk kez 20 yaşımda karşılaştım.
İlk evimizin balkonu güneş almazdı pek. Yine de çamaşırlar mahalle arasına gerilen iplerde, mutlaka güneşte ve maksimum sürede kurutulurdu. Dirseklerimiz ve dizlerimiz ilkbahardan sonbahara kadar açık kalırdı. D vitamini, güneş... Haftasonları trenle gittiğimiz Florya vardı. Plaj, deniz...
DNA'mıza işleyen bu prensipler için anneme minnet borçluyuz. Hem ben hem de abim. İkimiz de bunlara, sanıyorum ki olabildiğince bağlı kaldık. Yine sanıyorum ki bu sayede, 60 yaşına gelmiş olan abim hala zımba gibidir. Ben de öyle. Ölçüyü kaçırmayla ilgili kilo problemini saymazsak elbette. :) Annem 97'sine yaklaşıyor. Kusursuz çalışan bir zihni, doktorlarını şaşırtan bir bedeni, güçlü saçları ve inci gibi dişleri var. Kendisi çok rahat, bizler de rahatız bu sayede. Konuştuğumuz konular dünya meseleleri, şu aralar derdi Orta Doğu... Bir de apartmanın yöneticisi.
Gıda böyle bir şey.
Sağlık geleceğe taşıyabileceğiniz en değerli miras. Bunu içimize sindire sindire öğrendik.
Annemin stresi var mıydı diye düşünüyorum şu ara, elbette vardı. 7 göbek devlet memuru ailesinin geleneğinde ilerleyip edebiyat öğretmeni oldu. Okulu, programı, tatili, sınavları, maaşı, geçimi, yaramaz mı yaramaz çocukları... Yine de oldukça mutluydu. Mutlu olduğu işi yaptığını söylüyordu. Öğrencilerini çok seviyordu ve önemsiyordu (çoğunu hala takip ediyor oluşu beni şaşırtır). İnandığı bir işi yapmanın vicdani zenginliğini yaşıyordu. Programını kurgulayıp kendi çocuklarına bolca zaman ayırabiliyordu. Adrenalinden uzak, tipik orta sınıf hayat... En büyük lüks sanki. :)
Bizimle geçirdiği zamanda, şimdilerde "kaliteli zaman geçirmek" deniliyor ya, işte tam olarak onu uygulardı. Asla üşenmeden, asla da yorulmadan bir elinde ben, öbür elinde abim, otobüsler, minibüsler, vapurlar, tabanvay... İstanbul kazan biz kepçe, her köşesini dolaşırdık. Surları boydan boya gezmiş olmalıyız. Girmediğimiz ayazma da kalmadı. Zeyrek'ten başlar, Çarşamba'ya tırmanır, oradan Balat filan derken dinlemediğimiz efsane kalmazdı. Yetmezdi, bir de dönüşte imtihan yapardı. Hala yapar. :) Allah başımızdan eksik etmesin.
Sigara ve alkolden uzaktı, böylece bizler de sigara ve alkolden uzak bireyler olduk. Çocuklar örnekler, sizler ne yaparsanız onlar da onu yaparlar. Bu prensipler için de minnettarım. Sigaranın kokusunu üzerimde hiç taşımadım. Alkolle de tanışmadım, "benlik değil" dedim, kolayca sıyrıldım. Cildimi bunlara borçluyumdur. Hiç tedirgin olmadan girdiğim rutin check-up'larımın bütün aileyi mutlu eden sonuçlarını da öyle... -Küpe olsun.
15 yaşında iken başlayan yumurtlama hikayem, 18'inde ilk çocuk (ben Mart 68'de doğdum, oğlum Nisan 86'da) ile taçlandı. 35'imde (yani 2003) ikinci çocuğum, kızım İpek ile bir kez daha taçlandı. 52 yaşıma geldiğimde ise sonlandı. Sonrasında hiçbir hormon replasmanı yaptırmadım. Hayatımın genelinde de bedenim ne diyorsa ona kulak verdim. Beni emekli eden bedenime hiç müdahale etmedim. Torun sevmeye başlamıştım, durumu ruhen de kolaylıkla kabullendim. Sinir ve öfke patlamalarım hiç olmadı. Sadece ortalık biraz fazla ısındı. :) Bunun da var elbet bir hayrı: Isınma masrafım sıfıra indi. Duşta filan hiç sıcak su aramaz oldum. Palto ve kazak alışverişlerim de bitti. Bana uyar, gayet iyiyim.
Hormon replasmanı konusunu epeyce dinledim, epeyce de okudum elbette, ancak her beden kendine butik sonuçta. Bu konuya girmeyeceğim. Genele uygun ve gerekli olduğunu düşündüğüm birkaç tecrübeyi ve çıkarımı ise paylaşmak isterim.
Menopozdan itibaren baharatı çok azalttım. Hatta bir dönem tamamen kestiğimi bile söyleyebilirim. Sıcak basmasını fena arttırdığını fark ettim. Kaya tuzunu ise bir miktar arttırdım, sodyum düşüklüğüne bir eğilimim oldu çünkü, siz de bunu mutlaka takip ettirin.
Sigara zaten yoktu bende. Olanlar lütfen hayatından çıkartsın. Bu cidden çok berbat bir şey.
Sebzeyi arttırdım. Meyveyi zaten çok severdim, daha da arttırmak abartı olurdu. :) Kırmızı et, beyaz et, bunları sildim. Balığı epey arttırdım.
Hem küçük hem de yağlı balıklardan çok ama çok fayda gördüm. Sardalya ve hamsi. Bu ikili zaten ebedi favorimdi, resmen dadandım.
Somon hiç yemedim, kimseye de tavsiye etmem. Gerçekliği konusunda çok şüpheliyim, bunun hayli isabetli bir şüphe olduğunu da söyleyebilirim. Palamut denk gelirse, özellikle çok yağlandığı dönemde çok severim ve gönül rahatlığıyla tavsiye ederim. Balığın kesinlikle yağlı olması gerekiyor. İnanılmaz topluyor beden sağlığını. Genel bir prensip diyelim.
Balık bulamaz, denk getiremezsem Çanakkale sardalyası konservelerinden alıyorum, nefis sandviçler yapıyorum.
Tereyağını çok severdim, fakat onu minimuma çektim. Bunun yerine zeytinyağı kullanımımı çok arttırdım.
Trans yağ tüketimi benim hayatımda sıfır, hiç olmadı. Bu yağın ağırlıklı kullanıldığı pastane dünyasında da her şeyi tanırım ve elimine ederim.
Kolesterol kaynaklarını da minimale çektim, ama yanlış anlatım olmasın, benim minimalizm anlayışım 2 kaşık sarı yağda pişirilmiş 2 adet gerçek yumurtaya denk geliyor. + Yanında daima lor. + Zeytin. + Bal da var soframda. Siz değerlendirin.
Ekmeğim genelde bizden. Ben mayasız pişirilen sac yufkasını çok severim. Yumurtayı ya sarı yağda yerim ya da zeytinyağı ile yapılmış menemen olarak. Ya da işte sac yufkasında taze soğan, göğermiş çeçil ve yumurta üçlüsü şeklinde. Karslıyım, evet. :)
Rafine tuz asla ve asla. Restoranlardan soğudum bu tuzlar yüzünden. Hiç sevmiyorum, çok tehlikeli.
Meşrubat sıfır. Ayran, soda ve şeker probleminiz yoksa (benim yok) meyve suyu. Meyve suyu ideal değil, biliyorum. Ama hayatım boyunca hiç meşrubat içmemiş biri olarak kendime bu hakkı tanıyorum. Alkolden zaten uzağım. Fotoğraflarda gördüğüm İtalya kıyılarında aperol keyfine elbette ben de bir iç geçiriyorum, ama nihayete varmıyor bu iç geçiriş. Karaciğerimi filan seviyorum.
D vitamini değerlerimi delik deşik olsam bile hiç ihmal etmeden 2 ayda bir mutlaka ölçtürüyorum. İdeal noktada tutuyorum.
Tahılların hepsini seviyorum. Tahıldan bakliyata uzanan çizgide her şeyle dost olduğumu söyleyebilirim.
Kas kaybının hızlandığını biliyorum. Hafif bir genetik avantaj yaşasam da sandalye, koltuk, duvar ile yapılan çok basit egzersizleri yapıyorum. Yaz mevsimi geldiğinde yüzmeyi çok seviyorum. Sabah 8'de denize giren yazlıkçı teyzeler arasındaki yerim sabittir. Halk plajı forever.
Hayıt çayı içiyorum. GDO'suz soyayı yurtdışında buluyor ve alıyorum. Ginko Biloba ekstraktı kullanıyorum.
Tüm reçellere, ayrıca bütün ev tipi içeceklere de kakule ekliyorum.
Adaçayını sıcak değil, soğuk ve limonlu içiyorum. Limonata ile de ölçekle karıştırabilirsiniz. Ben çok faydasını gördüm.
Her şeyden önce bakış açımı geniş tutmaya, rutinlerimi korumaya, ne yaşanırsa yaşansın mislini yaşamış olduğumu hatırlamaya özen gösteriyorum. Diyorum ki "...bu da geçer". İnsanoğlunu bütün defoları ve bütün günahlarıyla nesiller boyunca taşımış bu çilekeş dünyada iyilerin ve iyiliklerin asla azımsanamayacağını da görüyorum. Bizim için nesiller galakside belki bir göz açıp kapama süresi. Bu da hep aklımda.
En büyük gayretim etrafımdaki gençlerle sohbet etmek. Onları anlamak, dinlemek, dillerini çözmek, onları desteklemek ve onlara bir şeyler öğretmek... Bilgi paylaşmayı çok seviyorum, bilginin evrensel olduğunu düşünüyorum, saklamanın ise günah... Her hafta oturup buradan yazdıklarımı da (1000'i geçti kabaca) bunun bir parçası olarak görüyorum açıkçası. İnsanlara dokunmak, farklı bakış açıları kazandırmak -en azından buna çalışmak bence kıymetli. Hele gençler ise karşınızdakiler, birkaç misli kıymet kazanıyor. Yeni kuşaklara iş ahlakı, disiplin, sorumluluk ve hedef gösterebilenlere ne mutlu...
Bu benim kısacık menopoz hikayem. :)
Hayata başladım, yapılandım, inşa edildim, sonra anne oldum, torunlarım oldu, hatta büyüdüler bile.
Doğal bir çizelgeyi takip eden bünyenizi "keşke" demeden önce dikkatle kontrol altına alın derim özetle.
İnsanı yaşlandıran şeyler fiziksel olduğu kadar ruhsal. Yoğun stres nereden geliyorsa saptayın ve çıkartın hayatınızdan, hiçbir şey için değmez. Yaşamın yükü zaten ağır, değiştirebileceğiniz şeyler olduğu kadar değiştiremeyeceğiniz şeyler de var; onlara da odaklanıp ilave yüklenmeyin. Duygusal yapınızı da çözdünüz mü tamamdır işin ruhsal kısmı...
Avuç avuç ağızdan, ciltten, deriden giren toksin ziplenmiyor. Bir dengeyi mutlaka bozuyor. Buna da daima dikkat.
Öyle ya da böyle değişiyoruz. Geçmiş bayramınızı kutlarım. 'Kutlanacak ne kaldı' diyeceksiniz ama...
Sevgiler,