Bir Teori, Bir Belgesel, Bir Gerçek

2024 yılında gururumuz Daron Acemoğlu, James A. Robinson ve Simon Johnson “kurumların oluşumu ve refah üzerindeki etkileri” üzerine yaptıkları çalışmalarla Nobel Ekonomi Ödülü’nü aldılar.

Bu teoriye göre bir ülkeyi zenginleştiren şey doğal kaynaklar değil, hukukun üstünlüğü, kapsayıcı kurumlar, mülkiyet hakkı, eğitim ve demokratik yapı gibi “iyi kurumlar”dır. Kapsayıcı kurumlardan kasıt ise liyakatın esas alındığı, yani görevlerin ehil kişiler tarafından yürütüldüğü bir sistemdir. Hepimizin bildiği gibi liyakat, bir görevi yapabilmek için o görevin gerektirdiği şartların tamamına sahip olmak, yani ehil olmaktır.

Dün Sayın Acemoğlu’nun teorisi yeniden aklıma geldi. Onun bu konudaki konuşmalarını dinledim ve makalelerini tekrar inceledim. Peki bu teorideki tüm şartlar yerine getirildiğinde sadece ekonomik olarak güçlü bir ülke mi oluruz? Yani dış borç azalır, gayrisafi milli hasıla yükselir, kişi başına düşen gelir artar… Sadece bunlar mı değişir? Yoksa bunun yanında toplum olarak daha adil, daha güvenli ve “çağdaş medeniyetler” seviyesine yaklaşmış bir yapıya mı dönüşürüz?

Dün bu soruları düşünmemin sebebi ekonomi değildi. 2018 yılında sosyal medyada karşıma çıkan ve sonrasında merak edip izlediğim Palu Ailesi Olayı belgeseliydi.

Ceza hukuku açısından da oldukça çarpıcı olan bu olay, bir ailenin yıllar içinde içine kapandığı, korku ve iddialarla örülü bir süreci anlatıyordu. Aileye mensup bir çocuğun defalarca evden kaçtığı, her seferinde geri verildiği, sonrasında ise bir polis memurunun dikkati sayesinde durumun fark edildiği anlatılıyor. Bu süreçte çocuğun cinsel istismar, darp ve vücudunda iğne izleri olduğu, bunların doktorlar tarafından tespit edildiği ortaya çıkıyor.

Notlar alınıyor, tutanaklar tutuluyor, defalarca ifade alınıyor… Çocuk, anne ve kız kardeşinin de kurtarılması gerektiğini söylüyor. 'Tamam, onları da kurtacağız' diyorlar. Ama ne oluyor dersiniz? Anne ve kız kardeşin bir mezarı bile yok. Sanıklar öldüklerini ifade ettiler, ancak mezarları bulunamadı.

Ve biz tüm bu süreci, aslında bir televizyon programı ve sonrasında bir belgesel üzerinden öğreniyoruz. En sarsıcı tarafı ise şu: Bu kadar ağır iddialara rağmen uzun süre hiçbir kurumun etkin ve zamanında müdahale edememiş olması.

Ne acı değil mi?

Belki de kurumlar bu olaya sadece “aile içi şiddet, yarın düzelir” diye bakmasalardı bugün anne ve kız çocuğunun bambaşka hayatları olurdu. Kim bilir?

Dün belgeseli izlerken hep bunu düşündüm, üzüldüm. Sonrasında fark ettim ki bizi yine bilim kurtaracak. Bilimin söylediklerine uyarsak müreffeh bir toplum olacağız; bilimin söylediklerine uyarsak çağdaş medeniyetler seviyesine yükseleceğiz.

Sadece bu olay bile bize bunu gösteriyor.

Daron Acemoğlu’nun teorisinde savunduğu gibi:

“Kurumlar güçlü değilse, hiçbir ekonomik başarı tek başına toplumu ayakta tutmaya yetmez.”

*Manşet görseli:  Jean-Marc Nattier tarafından 1737 yılında yapılmış "Adaletsizliği Cezalandıran Adalet" (La Justice châtiant l'Injustice) veya "Adalet Alegorisi" ismiyle anılan ve Barok ve Rokoko üsluplarının özelliklerini taşıyan, 133 x 161 cm boyutlarındaki yağlı boya tablodur. 

Burada yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, yetkili kuruluşlar tarafından kişilerin risk ve getiri tercihleri dikkate alınarak kişiye özel sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler ise genel niteliktedir. Bu tavsiyeler mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Bu nedenle, sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir.
Yorumlar
Kalan Karakter 800