Bir Zamanlar Kendimize Ait Olan Çocukluğumuzu Yaşamıştık! Ya Günümüz Çocukları?
1950’lerden 1970’lere kadar olan yıllar çocukluğun yalnızca biyolojik bir evre değil, aynı zamanda toplumsal olarak da tanınan ve korunan bir yaşam dönemi olarak daha belirgin hissedildiği bir zaman dilimiydi.
Gelişmelerden anında haberdar olmak için Google News'te Paradurumu'na abone olun
Paradurumu'na Google News'te abone olun
Abone OlO yıllarda sınırlı teknolojik uyarana karşın güçlü mahalle ilişkileri, yüz yüze etkileşimler ve kolektif oyun kültürü, çocukların hem sosyal kimliklerini hem de duygusal dayanıklılıklarını doğal bir süreç içinde geliştirmelerine olanak tanıyordu.
Sosyolojik açıdan bakıldığında toplumsal bağların sıkılığı ve ortak değerlerin sürekliliği çocukluğu daha paylaşılmış bir deneyime dönüştürürken psikolojik açıdan bu ortam bireyin kendilik algısını dış dünyanın ritmiyle uyum içinde kurmasına zemin hazırlıyordu. Bu nedenle 70’li yılların çocukluğu yalnızca hatırlanan bir dönem değil, aynı zamanda insan gelişiminin dengeli ve bütüncül bir örneği olarak değerlendirilebilir.
1970'lerde planlı aktiviteler, düzenli oyun buluşmaları ve hafta sonları ebeveyn gözetimi olmadan büyüyen insanlar çocukluktan mahrum kalmadılar, aksine, tamamen kendilerine ait olan son çocukluğu yaşadılar.
Bana gelince, 50’li yıllardı, çocukluğumu ve ilk gençlik günlerimi yaşadığım zamanlar. Okul saatleri dışında hemen tüm zamanlarımızı sokaklarda değişik oyunlarla, arkadaşlıklarla geçirirdik. O kadar harika anılar biriktirmiş olmalıyız ki aradan geçen onca yıllara karşın bugün 70’likler olarak her Çarşamba öğlenleri uzun soluklu öğle yemeklerinde buluştuğumuzda masada en çok konuşulan, sevgi ile hasretle andıklarımız, hep o 50’li hatta 60’lı yıllara ait anılarımız, yaramazlıklarımızdır(!).
2010 yılında başladığımız Çarşamba toplantılarında —ki bugün çoğunluğumuz 80’lik olduk, hala doymadık, doyamadık o güzelim Sarıyerli Boğazlı yıllarımızdan konuşmaya.

Arkadaşlığı, dostluğu, aile bağlarının kuvvetini, zamanı birlikte paylaşmış olmanın keyfini ve bu tatların doyulmaz lezzetini yaşadık. Üstat şair Nazım Hikmet’in dizelerinde olduğu gibi, “Memleket mi yıldızlar mı gençliğim mi daha uzak?“

Tatil zamanlarında kahvaltıdan sonra kendimizi dışarı atıp anca akşam yemeğine geri dönerdik. Bazı günler Hideyettinbağı'nda top oynamaya kendimizi öylesine kaptırırdık ki saatler geçer, farkında bile olmazdık. Ne zaman babam elinde ince uzun bir sopa ile görünürdü, 'galiba ikindi olmuş' derdim içimden.
Telefon yok. Program yok. Hareketlerini takip eden bir yetişkin yok. Sadece bir mahalle dolusu çocuk, bir dere, birkaç kilometrekarelik kırsal alan, istedikleri gibi geçirebilecekleri haftasonları ve yapılandırılmamış bir özgürlük.
O çocuklar ihmal edilmedi veya kimse umursamadığı için gözetimsiz bırakılmadılar. Gözetimsiz bırakılmalarının sebebi, çocukluğun böyle yaşanıyor olmasıydı. Yetişkinler günün kendi kendine yoluna gireceğine güveniyorlardı. Ve çoğunlukla da öyle oluyordu.
Bugünlerde hiç de böyle olmayan bir çocukluk geçirmekte insanlar. Daha fazla yapılandırılmış, daha çok denetlenen, daha çok programlanmış. Bazı ölçülebilir yönlerden daha güvenli. Bazen de onlar içinde neyin inşa edildiği ve neyin eksik olabileceği ise merak konusu.
Amerikalı bir psikolog, araştırmacı ve yazar olan Peter Gray, kariyerini serbest oyunun azalmasını ve bu azalmanın çocuklara neye mal olduğunu inceleyerek geçirir. Amerikan Oyun Dergisi'nde yayınlanan, çocuklarda ve ergenlerde oyunun azalması ve psikopatolojinin artışı üzerine geniş çapta alıntı yapılan bir makalede Gray, yaklaşık 1960'lardan beri çocukların kendi kendine yönlendirilen, gözetimsiz aktivite fırsatlarında istikrarlı bir düşüşü belgeliyor. Bu düşüş çocukluk çağı kaygısı, depresyon ve çaresizlik duygularındaki istikrarlı artışla neredeyse mükemmel bir şekilde örtüşüyor.
Argümanı duygusal değil, işlevseldir. Ona göre serbest oyun, çocukların kendi duygularını düzenlemeyi, diğer insanlarla müzakere etmeyi, kararlar almayı, sonuçları deneyimlemeyi ve psikologların içsel kontrol odağı olarak adlandırdığı, yani eylemlerinin çevrelerindeki dünya üzerinde gerçek bir etkisi olduğu duygusunu geliştirmeyi öğrendikleri mekanizmadır. Çocuklar bir oyunun kurallarını belirleyip kendi aralarında uyguladıklarında, bir yetişkinin araya girip hakemlik yapmasına gerek kalmadan çatışmaları yönettiklerinde, sıkıldıklarında ve sıkıntıdan kendi başlarına kurtulmanın yolunu bulduklarında, hiçbir yapılandırılmış aktivitenin onlar için inşa edemeyeceği bir şey inşa ediyorlardı.
1950'lerden 70'li yıllara kadar olan dönemin çocukları bunu sürekli yapıyorlardı. Sadece o zaman bunun bir adı olduğu bilinmiyordu. Onlar sadece oynuyorlardı.
Bu küçük bir değişim değil. Gençlerin kendi hayatlarıyla temelden nasıl ilişki kurduklarına dair nesiller arası bir değişimdir. Ve kontrol odağındaki bu değişim ne yazık ki aynı dönemde kaygı ve depresyondaki artışla da yakından bağlantılı. Dünyanın size değil, sizin dünyaya etki ettiğinize inanarak büyüdüğünüzde, sadece felsefi bir duruş benimsemiyorsunuz. Çaresizlikle bir ilişki geliştiriyorsunuz. Ve herhangi bir psikoloğun söyleyeceği gibi, "Çaresizlik depresyona giden en güvenilir yollardan biridir."
O zamanların çocukları bunu geliştirmiyorlardı. Onlar dışarıda bir şeyler başarıyor, başlarını belaya sokuyor, işleri tekrar yoluna koyuyor, bir yerlerden düşüyor, kurallar hakkında tartışıyor, aslında neyi sevip neyi sevmediklerini tamamen kendi şartlarıyla çözüyorlardı. Bu tesadüf değildi. Bu, yapılan işin sonucuydu.
Çocukluğun planlanmasının her şeyi değiştirmesi
Bu değişim ebeveynlerin çocuklarıyla ilgilenmeyi bırakmalarından kaynaklanmadı. Birçok durumda ebeveynlerin daha çok veya en azından daha endişeli bir şekilde çocuklarıyla ilgilenmeye başlamalarından kaynaklandı. Güvenlik endişeleri arttı. Mahalleler daha içe kapanık hale geldi. Okul sistemi yoğunlaştı. Ve yetmişli yılların sonlarında ve seksenli yıllarda giderek artan bir hızla üretken bir çocukluğun planlı bir çocukluk olduğu fikri yerleşti: Bir çocuk için yapabileceğiniz en iyi şeyin zamanını düzenli ve zenginleştirici etkinliklerle doldurmak olduğu düşüncesi.
Bu durum psikolojik olarak çocukluğun sahipliğini çocuktan yetişkine devretti. Çocuk artık kendi günlerinin mimarı değildi. Yetişkinlerin tasarladığı günlerin bir katılımcısıydı. Ve tasarım ne kadar iyi niyetli olursa olsun bu devrin bir bedeli vardı: Kendi deneyiminizin, can sıkıntısının, çatışmanın, başarısızlığın, iyileşmenin özerk bir şekilde yönlendirilmesiyle gelişen bilişsel ve duygusal kaslar, yapılandırılmış bir ortamda inşa edilemezdi. Bunlar eğitilerek var edilemez, gerçek özgürlüğe, hatta işleri berbat etme özgürlüğüne ihtiyaç duyar.
Bir zamanların neslinin aslında elde ettiği şey
Tam olarak ifade etmeleri zor olsa da bu tür bir özgürlükle büyüyen insanlar genelde bunu ancak özünde sahiplik gibi bir şeye dayanan terimlerle tanımlarlar. Çünkü onlar kendi zamanlarının sahibiydiler. Öğleden sonralarını neyle geçireceklerine dair kararlar alırlar ve sonra bu kararlarla yaşarlardı. Kendi arkadaşlıklarını, kendi çatışmalarını, kendi yaratıcı projelerini kendileri hallederlerdi. Kimse onların deneyimlerinin kalitesini yönetmezdi.
Bu neyi mi inşa etti? Bu, o çocuklarda günün getirdiği her şeyle başa çıkabilecekleri duygusunu inşa etti. Belirsizlikle ve can sıkıntısıyla başa çıkmalarını sağladı. Seçimlerin önemli olduğuna ve kendi koşullarını şekillendirme konusunda gerçek bir kapasiteniz olduğuna dair sessiz, temel bir inancı inşa etti.
Bir zamanların, ellili, altmışlı, yetmişli yılların çocukluklarının mükemmel olduğu elbette savunulamaz, ama yapılan araştırmalar bizi rahatsız edici bir soruyla baş başa bırakıyor: Çocukluğun güvenliğini ve yapısını iyileştirerek, her saati doldurarak, çocukların asla sıkılmalarına, gözetimsiz kalmalarına veya kendi sosyal dünyalarında gezinmekten sorumlu olmalarına izin vermeyerek neyi kaybettik?
Verilere göre cevap önemli. Kirlenen, başlarını belaya sokan, sorunlarını kendileri çözen ve sokak lambaları yandığında eve dönen nesil hiçbir şey kaçırmıyor, tam da sonradan anlaşılabilecek şekillerde, çocukluğun tasarlandığı gelişimsel çalışmayı yapıyorlardı.
Sonuç
1950-1970'li yıllar, çocukların sokaklarda özgürce oynadığı, oyunun doğal bir ihtiyaç olarak görüldüğü ve "çocukluk" kavramının daha uzun sürdüğü bir dönem olarak hatırlanmaktadır. Ancak günümüz dünyasında, özellikle 2026 yılı perspektifiyle bakıldığında, çocuklar yapılandırılmış hayatlar ve dijital dünya nedeniyle derin mahrumiyetler yaşamaktalar.
Sokakların kayboluşu: 50'lerden 70'lere kadar çocuklar akşama kadar dışarıda, mahalle kültürüyle büyürken bugün yoğun trafik, güvenlik kaygıları ve şehirleşme çocukları evlere ve AVM'lere hapsetmiştir.
Yapılandırılmış hayat: Bugünün çocuklarının takvimleri kurslar, dersler ve aktivitelerle dolu. 50'ler ve 70'lerdeki "öylesine boş durma" veya "can sıkıntısından oyun üretme" lüksü kalmadı.
Hayal gücü: Can sıkıntısı yaratıcılığı besleyen bir süreçken, modern çocuklar sürekli bir içerik/aktivite akışına maruz kalarak hayal gücü egzersizinden mahrum kalıyorlar.
Ekran bağımlılığı: Akıllı telefonlar, tabletler ve hızlı akan dijital içerikler çocukların (ve yetişkinlerin de) dikkat sürelerini ciddi oranda düşürmüştür.
Derinleşememe: 50'lerden 70'lere çocuklar tek bir oyuncakla veya kitapla saatler geçirebilirlerken bugün hızlı içerik tüketimi yüzünden odaklanma ve derinlemesine düşünme yeteneğinden mahrum kalıyorlar.
Dijital hayat: Çocuklar mevsimleri, toprağı, börtü böceği ekranlardan öğreniyorlar. Fiziksel çevreyle doğrudan duyusal temas (toprağa dokunma, yağmurda ıslanma...) yerini sanal deneyimlere bıraktı.
Yüz yüze iletişim: Sosyal medya ve mesajlaşma, jest ve mimiklerin kullanıldığı, empati yeteneğinin geliştiği yüz yüze iletişimin yerini aldı.
Yalnızlık: Dijital bağlantılı bir dünyada, çocuklar gerçek insan etkileşiminden yoksun, sanal bir yalnızlığa sürüklenmekteler.
7 Mayıs 2026
Suadiye
Kaynak: Space Daily