Bir Ülke Liyakatle Ne Kazanır? Cevabı Filede
Bazı başarılar yalnızca bir kupa kazandırmaz. Bazen bir ülkeye neyi doğru yaptığında neler başarabileceğini de gösterir. Kadın Voleybol Milli Takımımızın Avrupa’nın zirvesine çıkması da benim için tam olarak böyle bir başarı.
Gelişmelerden anında haberdar olmak için Google News'te Paradurumu'na abone olun
Paradurumu'na Google News'te abone olun
Abone OlElbette maçları konuşabiliriz. Mücadeleyi, kritik anları, alınan sayıları, yaşanan heyecanı… Ama bence filenin diğer tarafında bundan çok daha büyük bir hikâye var: Liyakat.
Çünkü başarı dediğimiz şey çoğu zaman son birkaç saniyesini gördüğümüz uzun bir yolculuktur. Madalya boyna birkaç dakika içinde takılır; o madalyaya ulaşmak ise yıllar sürer.
Bir sporcu o formayı giyebilmek için yıllarca çalışır. Antrenman yapar, kaybeder, yeniden dener, bazen yedek kalır, bazen eleştirilir. Sonunda sahaya çıktığında ise ondan beklenen şey bellidir: İşini iyi yapmak.
Belki de sporun bize verdiği en önemli derslerden biri burada saklı.
Sahada soyadınızın, çevrenizin, kiminle tanıştığınızın pek bir anlamı yoktur. Top havaya kalktığında geriye yalnızca hazırlığınız, yeteneğiniz, emeğiniz ve performansınız kalır.
Çünkü skor tabelasının torpili yoktur.
İyiyseniz kazanırsınız. Eksikleriniz varsa çalışırsınız. Daha iyi olan formayı alır. Takımın ihtiyacı neyse ona göre görev dağılımı yapılır.
Bunun adı aslında çok basit: Liyakat.
Liyakat çoğu zaman yalnızca kamu görevleri üzerinden tartışılıyor. Oysa bundan çok daha geniş bir kavram. Bir işi, o işi yapabilecek bilgiye, yeteneğe ve emeğe sahip kişiye teslim etmek demek.
Ve bunun sonucu yalnızca adalet duygusu değildir.
Sonucu başarıdır.
Kadın voleybolunda bugün gördüğümüz tablo bir günde ortaya çıkmadı. Kulüplerin yatırımları, altyapılar, antrenörler, sporcular, aileler ve yıllar boyunca oluşan bir voleybol kültürü var. Bir jenerasyonun ardından yenisinin gelebilmesi de zaten sistemin başarısını gösteriyor.
Asıl kıymetli olan nokta belki de bu.
Bir ülkenin birkaç yetenekli insan yetiştirmesi mümkündür. Asıl mesele o yetenekleri bulabilecek, geliştirecek ve önlerini açabilecek kurumlar oluşturabilmektir.
Tarih boyunca güçlü devletlerin ortak özelliklerinden biri de buydu.
Osmanlı'daki Enderun sisteminden modern dünyanın köklü üniversitelerine, farklı dönemlerde ve farklı biçimlerde aynı düşüncenin izlerini görüyoruz: Yeteneği bulmak, eğitmek ve doğru yerde değerlendirmek.
Çünkü kurumlar yalnızca binalardan, yönetmeliklerden ya da isimlerden oluşmaz. Kurumları güçlü yapan, doğru insanın doğru yerde bulunmasını sağlayan kültürdür.
Bugün bunu voleybolda başarabiliyoruz.
O halde insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Neden yalnızca filede?
Neden aynı anlayışı eğitimde, bilimde, hukukta, ekonomide, sanatta ve kamu yönetiminde de daha güçlü biçimde kurmayalım?
Türkiye'nin yetenekli insan sorunu olduğunu düşünmüyorum.
Tam tersine, bu ülkenin belki de en büyük zenginliklerinden biri insan kaynağı.
Dünyanın farklı ülkelerinde başarılı olan bilim insanlarımız var. Uluslararası şirketlerde çalışan mühendislerimiz, önemli orkestralarda yer alan sanatçılarımız, dünya çapında sporcularımız, girişimcilerimiz, akademisyenlerimiz var.
Demek ki mesele yetenek eksikliği değil.
Mesele yeteneğin önünü açacak sistemi kurabilmek.
Bir genç çalıştığında karşılığını alacağını biliyorsa daha çok çalışır. Bir çalışan terfinin yakınlığa değil başarıya bağlı olduğunu görüyorsa kurumuna daha fazla inanır. Bir öğrenci başarısının değerlendirileceğine güveniyorsa geleceğe umutla bakar.
Liyakat bu nedenle yalnızca yönetim biçimi değildir.
Aynı zamanda topluma verilen bir sözdür:
“Çalışırsan karşılığını alacaksın.”
Bu sözün tutulduğu yerde insanlar yarışmaktan korkmaz. Çünkü yarışın kurallarına güvenirler.
Belki kadın voleybolundaki başarımızın bize hatırlattığı en önemli şey de budur.
Doğru altyapıyı kurduğunuzda, yeteneği keşfettiğinizde, çalışana alan açtığınızda ve en önemlisi formayı hak edene verdiğinizde bu ülkenin insanları dünyanın en iyileriyle yarışabiliyor.
Hatta onları geçebiliyor.
Bu nedenle o kupaya baktığımda yalnızca kazanılmış bir şampiyonluk görmüyorum. Yıllarca çalışmış sporcuları, onları yetiştiren antrenörleri, altyapıya verilen emeği ve sonunda bütün bunların karşılığını alan bir sistemi görüyorum.
Belki de voleybolun bize verdiği asıl ders tam burada başlıyor.
Başarıyı istiyoruz. Her alanda, her kurumda, her fırsatta daha iyisini istiyoruz. Fakat başarı yalnızca istemekle ortaya çıkmıyor. Başarıyı doğuran şartları da oluşturmak gerekiyor.
Kadın voleybolunda bunu yaptık ve sonucunu gördük.
Şimdi asıl soru şu:
Bir voleybol sahasında işe yarayan liyakat, emek ve doğru insanı doğru yerde değerlendirme anlayışını hayatın diğer alanlarında da aynı kararlılıkla uygulayabilir miyiz?
Eğer uygulayabilirsek belki de bir gün bizi şaşırtan şey başarılarımız değil, başarısızlıklarımız olur.