Kavulcanın Hikayesi ve Yaşama Dokunanlar
Kars benim köklerimin geldiği toprak. 1768 rakımdan başlar, bölge bölge değişerek 2800'lere kadar çıkar. Toprağını senenin altı ayı boyunca örten karın yüksekliği yaklaşık iki buçuk metredir. Zordan da zor yaşam şartları...
Gelişmelerden anında haberdar olmak için Google News'te Paradurumu'na abone olun
Paradurumu'na Google News'te abone olun
Abone OlTaşlardan yapılmış bir kom düşünün. Bu yapılarda ev ve ahır bir aradadır; yaşam alanınızı inekler ve koyunlarla paylaşırsınız. Nefesleri, vücut ısıları eve karışır. Tavanda ortaya ışık veren bir pencere. Kışın sadece damdan giriş vardır içeriye. Çocukların okula, hamilelerin doğuma, hastaların doktora gidişleri destansı mücadelelerdir. Babam Ümit Kaftancıoğlu'nun okumak için üç arkadaşı ile birlikte Cilavuz Köy Enstitüsü'ne gidişlerini anlatan Dönemeç kitabı, işte bu coğrafyada geçer. Sizi içine alıp götürecek hikayeleri en iyi ondan dinlersiniz.
Kars'ta yaşamak, Kars'ta ayakta kalmak zorlu iştir. Bölgenin canlıları da bu koşullarda evrilmiştir. Kapılarda zaar dediğimiz köpekler, mesela. Sürü ile birlikte günde yirmi kilometre yürürler. Yorulmayı bırakın, çobanın bir ıslığı ile rüzgar hızında koşar, bin büyükbaşı çevirir, havlaya bağıra köye indirirler. Köye kurt indiğinde ölümüne dövüşüp bir köpeğe karşı beş kurt savaşından galip çıkarlar. Çoban dağda kaza geçirse, eli ayağı dönse, onu bile köye indirebilecek kadar zeki, akıllı, sorumluluk duygusu gelişkin gerçek savaşçılardır. Başka, bambaşka köpeklerdir. On bin yıla uzanan bir seçilim sürecinde en güçlülerin ayakta kalmasının sonuçlarıdır. Doğal seleksiyonu kızıma anlatırken en fazla verdiğim örnek, bu köpeklerdir.
Beş ay boyunca İstanbul'a inse nüfusun yarısını kıracak o soğuk ve akıl almaz doğa koşulları bölge insanını da kaçınılmaz olarak savaşçı yapmıştır. Yaşam mücadelesi denen kavramın gerçeğini, üç çocuğunu Kars'tan sırtına alıp böğrüne yediği şimal rüzgarına yenilmeksizin 2.800 rakımdaki Boğatepe Geçidi'ne çıkaran, orada bir soluklanıp Ardahan'a, köye getiren atalarımdan öğrendim ben. Evrim, güçlülerin ayakta kalmasına dayanır. Her canlıda, her nesilde binlerce yıllık yaşam savaşından kalma galibiyet madalyaları...
Kars'ta ineklerimiz Zavot ırkıdır. Yerli Kara'dır, Doğu Anadolu Kırmızısı'dır, Çıldır Siyahı'dır. Sabah çıkarlar, yaylaya gidiş, geliş, yayılım derken günde ortalama yirmi kilometre yürürler. Akşamları sağıma indiklerinde memelerinden çıkan şeye süt derseniz haksızlık etmiş olursunuz. Sapsarı, erimiş tereyağı kıvamında bir sıvı akar. O zorlu toprakların üzerinde yaz boyu saatlerce orak sallayan, kış boyu iki metre kar küreyen ellere yürüyen can da işte o inekten gelen sarı yağdır. Kolların kuvveti ile kesilen buğdaya gelince, işte, o da bu yazıya konu olan Kavulca'dır.
Kavulca Anadolu topraklarındaki dört antik buğday türünden biri. Yabani atalarına en yakın olanı. Doğa ona öyle kıymet vermiş, onu öyle dayanıklı kılmıştır ki zorun da zoru iklim şartlarına dayanabilmesi için dört kabuğun arasına almış, bebek gibi sarıp sarmalayarak bu antik ve özel ırkı hastalığın ulaşamayacağı bir kutsal kase içinde insanlığa armağan etmiştir. Farklıdır Kavulca. Myelin tabakası üzerinde onarıcı ve sağlamlaştırıcı etkisi, iyiliklerinden sadece bir tanesi. Hakkında onlarca bilimsel araştırma, yayın ve makale bulabilirsiniz. Ben çoğunu okudum. Şaşırdığım yerler de oldu elbet, ama ben zaten hep bilirdim, Kavulca insanı sağlıklı yapar, güçlü kılardı. Kavulca benim için babamdı, babaannemdi, dedemdi...
Anadolu'nun bu atalık buğday türü geçen yüzyılın ikinci yarısından sonra yavaşça kaybolmaya başladı. Bu yüzyılın başında da adeta silindi, yok oldu. Yeri bilinmez ambarlarda kalan birkaç çuval, sandıklarda birkaç bez torba... Fazlası yok. Binlerce yılı, karı, kışı, ölümcül soğukları atlatan bu destane buğday küresel ekonomiye yenildi. Birleşik Devletler'in buğdayı ehlileştirme çalışmaları, Marshall Planı, globalleşen dünya falan derken çiftçisine para getirmez oldu. Ekimi de, hasadı da durdu. Kayboldu.
Bundan on yıl kadar önce, neredeyse her hafta şu yazılarda adını duyduğunuz İlhan Koçulu bu türe yeniden hayat vermek için akıl almaz bir çabaya girişti. Onlarca köyü, yüzlerce ambarı dolaştı. Kalan az sayıda tohumu yeniden toprakla buluşturmak için yöredeki köylüleri, çiftçileri ikna etme çalıştı. Kendisi ile yollarımız da o yıllarda kesişti.
Başlarda uzaktan izledim İlhan ağabeyi. Çünkü işin içinde, "yardım ediyoruz" ayaklarına giren global yapıların kokusunu almıştı burnum. Haklı da çıktım. İlk çıkışında elmalar ile armutlar birbirine karıştı bir süre... Sonra sular duruldu. Küresel gıda politikalarının tuzağına bir kez daha baş kaldırdı bu kıymetli hazinemiz. Bir manevra ile kıyıdan kurtardı. Kars'ın, Kars çiftçisinin malı oldu.
İlhan ağabey o yıl Kavulca'yı hasat ettirdi. Tonlarcasını silolayarak indi. Bir yanda da müzemsi bilgiler, antropolojik gerçekliği, kromozomu, o'su bu'su yazıldı çizildi. Asıl olay ise bunlardan sonra başladı: Kavulca, elde kaldı!
Yazılan ve çizilenin elbette kıymeti vardır. Ancak babamın sanat üzerine yaptığı bir konuşmada söylediği "Politika da sanat da halk ve Cumhuriyet için yapılmalıdır. Benim köyüme, benim ulusuma yararı, yardımı dokunmayan bi yazı, bir sanat sıfırdır" sözü gibi tıpkı; insanlara yararı yok ise bizlere göre anlamsızdır.
Elde tonlarca Kavulca, bunu eken ve mahsulün satımını bekleyen Kars çiftçisi, onlara bir söz veren İlhan ağabey ve beklenen, ama bir türlü gelmeyen alım talebi... On yıl olmuştur sanırım, dün gibi hatırlarım İlhan ağabey ile yaptığımız o kısa sohbeti.
"Bu Kavulca'yı hemen satıp insanlara emeklerinin karşılığını ödemez isek bir daha asla razı olmazlar ekimine. Ürüne küserler."
Bende Kars'ın kıymeti ayrı, İlhan ağabey'in kıymeti apayrıdır. Hiç tereddütsüz, "Doldur, yolla." dedim. Tonlarca Kavulca Kars'tan yola çıktı, Nazilli'deki soğuk havamıza indi. Çuvallardan taşıdık, elle ayıkladık, Denizli'de selektöre yolladık. Ardından Arpaz'a, taş değirmene gitti, tekrar döndü köye... Üfürme, eleme derken, o ilk hasadı bin çeşit ekmek formülü ile didine didine sahaya soktuk.
"Eskiler" hatırlayacaktır o günleri... :) Haftalarca, arka arkaya sizlere yazdım, anlattım, pişirdim, tattırdım. Orada İlhan ağabey, burada ben, en önemlisi de daha ne olduğu bile tam bilinmezken "Sen iyidir diyorsan iyidir, gönder o ekmekten..." diyen sizler olmasaydınız şu anda 51 köyde 250 çiftçi tarafından ekilip yayılan Kavulca olmayacaktı. Senelik rekolte bu yıl 600 tona ulaştı. Her geçen yıl rakamlar büyüyor. Bir böbürlenme değil, gurur hikayesi bu... Sizin, bizim, hepimizin hikayesi!
Hep söylerim: Devrimin filmini çekebilirsiniz, romanını yazabilir, türküsünü bile çığırabilirsiniz. Ancak, "Devrim, eğer yaparsanız devrimdir."
Binlerce, on binlerce yılın en güçlü genleri aktarılarak oluşmuş bir tabloda küçük parçalarız her birimiz. Toprağımız sert, insanımız güçlüdür bizim. O güçlü insanlardan biri olan sevgili ağabeyim İlhan Koçulu; omuz omuza yürüdüğümüz zorlu yolda beni bile şaşırtan bir mücadeleyi tek bir gün öykünmeden, yıkılmadan, sinesine alarak, sırtında taşıyarak ilerletti. Kars'ın varlığında gönüllü taşıyıcı oldu. Öyle bir yere vardı ki mücadelesinde, şaşıracaksınız nerelere geldi...
27.03.2017