Ağacın Hukuku Var mıdır?
Yaz ayları geldiğinde neredeyse alışkanlık hâline gelen görüntülerle bir kez daha karşı karşıyayız: Türkiye yanıyor. Gökyüzünü kaplayan dumanlar, tahliye edilen yerleşim yerleri, alevlerin arasında yaşam mücadelesi veren insanlar ve sessizce yok olan binlerce canlı...
Gelişmelerden anında haberdar olmak için Google News'te Paradurumu'na abone olun
Paradurumu'na Google News'te abone olun
Abone OlHer yangının ardından aynı cümleleri kuruyor, aynı üzüntüyü yaşıyor ve aynı soruları soruyoruz. Ancak çoğu zaman gözden kaçırdığımız bir gerçek var: Yangınlar yalnızca ormanları yakmıyor, aynı zamanda hukuk anlayışımızı, sorumluluk bilincimizi ve geleceğe bakışımızı da sınava tabi tutuyor.
Bu nedenle bugün sorulması gereken soru yalnızca yangınların nasıl söndürüleceği değildir. Daha temel bir soru vardır:
Bir ağacın hukuku var mıdır?
İlk bakışta tuhaf görünen bu soru aslında çağımızın en önemli hukuk ve vicdan meselelerinden birini içinde barındırıyor. Çünkü hukuk, geleneksel anlamda hak sahibi olarak insanı kabul eder. Mahkemelerin kapısı insanlar içindir. Dava açan, savunma yapan, hak talep eden insandır. Oysa bugün dünyanın dört bir yanında yaşanan çevre felaketleri bize yeni bir soru sorduruyor: Kendini savunamayan bir varlığı hukuk nasıl korur?
Son günlerde yeniden orman yangınlarının acı haberlerini alıyoruz. Televizyon ekranlarında alevleri görüyor, sosyal medyada yanan ormanların görüntüleriyle karşılaşıyor, kaybedilen hektarları rakamlarla öğreniyoruz. Ancak rakamların anlatamadığı bir gerçek var: Yanan yalnızca ağaçlar değildir.
Bir orman yandığında, yüzlerce canlı türünün yaşam alanı yok olur. Toprağın hafızası zarar görür. Su döngüsü bozulur. İklim dengesi etkilenir. İnsan nefes aldığı havanın bir bölümünü kaybeder. Kısacası yanan, aslında insanın kendisidir.
İnsanlık tarihi boyunca doğa ile kurulan ilişki çoğunlukla sahiplik ilişkisi üzerinden şekillendi. Dağlar fethedilecek, nehirler yönlendirilecek, ormanlar kullanılacak kaynaklar olarak görüldü. Sanayi Devrimi ile birlikte bu anlayış daha da güçlendi. İnsan kendisini doğanın bir parçası olarak değil, onun hâkimi olarak görmeye başladı.
Ancak bugün geldiğimiz noktada doğa bize farklı bir gerçeği hatırlatıyor. İnsan doğadan bağımsız değildir. Onun efendisi değil, bir parçasıdır.
İşte çevre hukukunun temelinde de bu anlayış yatmaktadır.
Çevreyi korumak yalnızca ağaçları korumak değildir. İnsan yaşamını, toplum sağlığını ve gelecek nesillerin var olma hakkını korumaktır. Bu nedenle çevre hakkı artık yalnızca bir çevre politikası konusu değil, bir insan hakları meselesidir.
Anayasamızın 56. maddesi, herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğunu belirtmektedir. Bu hüküm çoğu zaman gözden kaçırılır. Oysa burada güvence altına alınan şey yalnızca bugünün bireyi değildir; henüz doğmamış nesiller de bu hakkın doğal muhatabıdır. Çünkü çevre hakkı, kuşaklar arası bir adalet meselesidir.
Aslında çevre hakkı, klasik insan haklarından farklıdır. Bir ifade özgürlüğü ihlal edildiğinde mağdur çoğu zaman bellidir. Bir mülkiyet hakkı ihlal edildiğinde zarar gören kişi tespit edilebilir. Ancak çevreye verilen zararların mağdurları çoğu zaman henüz doğmamış insanlardır.
Bugün ülkemizin herhangi bir köşesinde yanan bir ormanın etkileri yalnızca bugünü ilgilendirmez. Belki yirmi yıl sonra o bölgede yaşayacak çocukların soluyacağı havayı, içeceği suyu ve sahip olacağı doğal yaşamı da etkiler. Bu nedenle çevre hukukunun merkezinde aslında gelecek nesillerin hakkı bulunmaktadır.
Tam da bu noktada hukuk felsefesinin önemli tartışmalarından biri karşımıza çıkar: Bir hak yalnızca talep edilebildiği ölçüde mi vardır? Eğer öyleyse çocukların, hayvanların, gelecek nesillerin veya doğanın haklarından nasıl söz edeceğiz?
1972 yılında hukukçu Christopher Stone, hukuk dünyasında büyük yankı uyandıran bir makale kaleme aldı: “Ağaçlar Dava Açmalı mı?” Stone'un sorduğu soru basitti ancak etkisi büyüktü. Tarih boyunca köleler, kadınlar ve çocuklar da uzun süre tam anlamıyla hak öznesi olarak görülmemişti. Peki neden doğa da hukukun koruma alanında daha güçlü bir konuma sahip olmasın?
Aradan geçen yıllarda bu fikir birçok ülkede karşılık buldu. Yeni Zelanda'da Whanganui Nehri'ne hukuki statü tanındı. Ekvador Anayasası doğanın haklarını açıkça kabul eden ilk anayasalardan biri oldu. Kolombiya'da bazı nehirler ve ekosistemler mahkeme kararlarıyla özel koruma altına alındı. Bu gelişmeler yalnızca hukuki yenilikler değil, insanlığın doğaya bakışındaki dönüşümün işaretleriydi.
Hukukçu ve filozof Ronald Dworkin, adaletin yalnızca bugünün insanlarına karşı değil, toplumun bütününe karşı sorumluluk taşıdığını ifade eder. Günümüzde bu düşünceyi bir adım daha ileri taşımak zorundayız. Çünkü artık toplum dediğimiz şey yalnızca yaşayanlardan ibaret değildir; bizden sonra gelecek olanları da kapsamaktadır.
Elbette burada amaç bir ağacın mahkemeye gelmesi değildir. Amaç, doğanın yalnızca ekonomik değeri üzerinden değerlendirilmesini engellemektir. Çünkü bir ağacın değeri yalnızca kereste miktarıyla ölçülemez. O ağaç gölge verir, oksijen üretir, toprağı korur, yağmuru dengeler ve çoğu zaman yüzlerce canlıya yuva olur.
Yangınlar sonrasında sıklıkla zarar gören alanların büyüklüğünü konuşuyoruz. Oysa belki de konuşmamız gereken şey kaybedilen yaşamın büyüklüğüdür. Bir ağacın yeniden büyümesi yıllar alabilir. Bir ekosistemin kendini toparlaması ise bazen onlarca yıl sürer. İnsan eliyle birkaç saatte verilen zarar, doğanın sabırla onarmaya çalışacağı uzun bir geleceğe yayılır.
Filozof Hans Jonas, insanlığın sahip olduğu teknolojik gücün beraberinde yeni bir ahlaki sorumluluk getirdiğini söyler. Ona göre artık yalnızca bugünkü sonuçlardan değil, gelecekte ortaya çıkacak etkilerden de sorumluyuz. Çevre sorunları tam olarak böyle bir meseledir. Çünkü bugün alınmayan her önlem, yarının insanlarına bırakılan görünmez bir borçtur.
Belki de soruyu yanlış soruyoruz.
“Bir ağacın hukuku var mıdır?” yerine “İnsan, doğaya karşı sorumluluğunu ne kadar ciddiye almaktadır?” sorusunu sormalıyız.
Çünkü hukuk yalnızca mahkeme salonlarında yazılmaz. Hukuk bazen bir ormanı koruma iradesinde, bazen bir ağacı kesmeden önce iki kez düşünmekte, bazen de gelecek nesiller adına bugünden fedakârlık yapabilmektedir.
Belki de mesele bir ağaca hak tanımak değildir.
Belki mesele, insanın kendisini doğanın efendisi değil, emanetçisi olarak görebilmesidir.
Çünkü medeniyet yalnızca şehirler inşa etmekle ölçülmez. Medeniyet bazen bir ağacı kesmemek, bir nehri kirletmemek, bir ormanı korumak ve henüz doğmamış insanların hakkını bugünden savunabilmektir.
Bugün yangınların ardından geriye kalan küller arasında dolaşırken aslında yalnızca yanmış ağaçları görmüyoruz. Kendi tercihlerimizin, ihmallerimizin ve sorumluluklarımızın izlerini de görüyoruz.
Bu nedenle sorunun cevabı hukuk kitaplarında değil, vicdanımızda saklıdır.
Evet, bir ağacın hukuku vardır.
Çünkü bir ağacın gölgesinde dinlenecek olan yalnızca biz değiliz; bizden sonra gelecek olanlar da o gölgenin hakkına sahiptir.