Hayatın, Senin Algıladığın Kadardır

Türk Dil Kurumu’nda ‘algı’ ve ‘algılama’ şöyle tarif edilir: Bir şeye dikkati yönelterek, o şeyin bilincine varma, idrak. Bir olayı veya bir nesnenin varlığını duyum yoluyla yalın bir biçimde bilinç alanına almak, idrak etmek.

Niye algılamak konusunda bir şeyler yazmak istedim diye bir soru yönelir mi bana bilemem. Genç yaşlarda pek de farkında olunmayan algılamanın senin yaşam standardını ve iç dünyanı nasıl şekillendirdiğini muhtemelen sonraki yıllarda anlayacaksın. 

Zira gençlik yılları her gördüğünü, gözlemlediğin olayları, nesneleri, yaşadıklarını beynin hafızalarında depolama devri olarak geçmektedir genelde... 

Mesela aynı anne baba, aile ortamı, ev, çevre, okulda yetişmekte olan iki kardeş, erkek ya da kız, kanımca, yaşadıklarını, gözlemlediklerini nasıl algıladıklarıyla çok farklı bireyler olarak hayatlarına devam edeceklerdir.

Gördüklerine, yaşadıklarına farklı farklı anlamlar yükleyeceksin. Bu yüklediğin anlamlarla farklı duygu, düşünce, hayata bakış, mutluluk, huzur, aldırış edip etmeme, korkmak ya da korkmamak, bilinmeyen korkularla kuşatılmak ya da kuşatılmamak gibi onlarca duygusal yapılanmayla kişiliğin oluşturacaktır.

Bakış açının güzelliği, etraflıca değerlendirebilmen, hayatı yaşarken karşılaşacağın tüm müşkülleri, problemleri, sıkıntı olabilecek olayları rahatlıkla mercek altına alıp üstesinden gelebilmen, bir bakıma senin çok okuman, gezmen ve içi huzur dolu, sevgi dolu, kuvvetli, iyimser, enerjili insanlarla da olmana bağlı. 

Yaşam tek düze olmayacaktır. Her zaman gülmeyecektir sana ama sen hayatı güzel algılayabilirsen, bilinmeyen korkulardan, alınganlıklardan, pesimist düşüncelerden kendini arındırabilmişsen, içine sıkıntı düştüğünde rüzgarın ya da suyun sesini dinleyerek, akılcı davranarak bunu sevince ve huzura dönüştürebilecek algılara sahip olursan hayat sana hep güzellikler sunacaktır. İç dünyanda, yaşadıkların ne olursa olsun...

Bir araştırmacı, Dr. Daniel Durstewitz der ki; “Beyin çocukluktan itibaren aile ve çevrenin etkisiyle bir şeyleri tekrar ede ede öğrenerek çalışmaya başlıyor. Hücre düzeyinde öğrenme işinin sağlamlığı, olayın tekrar etme sıklığına bağlı. Tekrar edilen her türlü aktivite, doğru yol olarak beyin tarafından kabul edilmeye başlıyor.”

İnsanlar çevresindeki her bireyin, beynin prefrontal cortex denilen ön bölümünde bulunan nöron (sinir) hücrelerindeki ateşlemenin kendi nöronlarıyla aynı hızda ve aynı yoldan olmasını bekliyor. Dursewitz’e göre kişilerdeki ‘Benim gibi düşün, benim gibi yaşa, benim yolumu kabul et’ düşüncesinin bilimsel açıklaması budur.

İşte burada, bilim ve felsefe dünyasında da, bir tartışma ortaya çıkıyor ‘Algıladığımız her şey algıladığımız gibi midir, hatta var mıdır, gerçek midir?’ Bir objeyi görüyorsak, dokunuyor, ısısını algılıyorsak, kokusunu hissedebiliyorsak ‘Vardır’ diyoruz.

Bu hayatı, dünyayı, gerçekler ve doğruları algılarımızla şekillendirdiğimizin de farkında olmalıyız. İşte bu farkındalıkla insan ‘Kendisini rahatsız eden faktörlerin varlığındaki kendi rolünü görebilir’ ve böylece ‘Başkalarını suçlamaktan vazgeçebilir’ ya da tolere etmeyi öğrenebilir. 

Bu konularda yazılmış olan çok yazı bulabilirsin ama önemli ve asıl olan senin kendi iç dünyanda mutluluğu, huzuru, sevinci, enerjiyi, sevmeyi, vermeyi algılaman, endişe, korku, alınganlık gibi sana kendini iyi hissetmekten alıkoyacak şeylerden uzaklaşmandır.  

Hayata gelmişiz, yaşıyoruz, her birimiz bambaşka ortamlarda, farklı farklı şartlarda… Ama inancım şudur ki özgürlüğümüz, kendi iç dünyamızda ve hayallerimizde umutlarımızda... Sahip olduklarımıza şükredelim, güzel şeyler düşünelim, sevgi verelim tüm canlılara, bilesin hayat daha güzel ve yaşanası olacaktır. 

Ve çok ama çok çalışalım, çok üretelim, cesurca, bilgiye meraklı olarak girişimlerde bulunalım, iyi niyetle, güzel gözlerle bakalım, her canlının içinde güzellikler de, güzel yönler de vardır mutlaka...  

Yaşamak güzel şey,

Sevgi ile sağlıkla...

Heybeliada

Yorumlar
Kalan Karakter 800