Paris Şehir Rehberi: Paris’te Nerelere Gitmeli, Ne Yemeli?

Paris kesinlikle uğruna liste yapılacak ve listedeki maddelere tik attıkça Sezen Aksu deyişi ile yine yeni yeniden sevilecek bir şehir. Sokaktan sokağa geçerken yüzyıl değiştirebileceğiniz tarihselliği olan bir kenti yazmak cüret işi.

İlk izlenimlerime göre şehir birkaç günde tanış olmak için oldukça büyük ve birçok merkezi içinde barındırıyor. Merkezlerin birbirine yakın olması şehri nispeten daha düzenli kılıyor. Şehrin geometrisi, ucunu bucağını daha bir flu yapması ile türlü türlü keşiflere gebe.

Walter Benjamin diyor ya, “Paris’te kaybolmayı bilmek gerekir.” diye, birkaç durakta birlikte kaybolalım sevgili herkes! 

Nereleri Gezdim

Louvre Müzesi

Her yıl müzeyi ziyaret eden turist sayısının 10 milyon civarında olduğu söylense de ziyaretimin her saniyesinde ayrıcalıklı bir konumda olduğumu hissettim. Koleksiyonunda 350 binden fazla eser barındırsa da müzede sergilenen eser sayısı 35 bin kadar. Mona Lisa, Saint Jean Baptiste, Madame Récamier, Michelangelo’nun İki Köle isimli heykeli, Apollon, Artemis, Afrodit heykelleri gibi eserler koleksiyonun en değerli parçaları arasında. Filmlerde sıkça görülen 21 metre yüksekliğindeki cam piramit, Louvre’un gelenekselliğine eklektik bir kontrast olarak inşa edilmiş gibi.

Bunların dışında Gericault’un Medusa’nın Salı isimli tablosu, Jan Vermeer’in  Dantelci Kız adlı tablosu, Milo Venüsü ve Marly Atları heykelleri, Ortaçağ Hendeği kalıntıları ve Perrault Sıra Sütunları’nı görmeden bu görkemli müzeyi terk etmemeye bakın derim. Müzenin çıkışında denk geldiğiniz bir krepçide krep tadabilir ya da Cafe Ruc’un ünlü soğan çorbasını deneyebilirsiniz.

Musee d’Orsay

Eskiden tren garı olan bir yapının müze haline getirilmesi ile meydana gelmiş Musee d’Orsay. Van Gogh, Manet, Degas, Cézanne, Renoir, Alexander Harrison ve Monet’nin tablolarına ev sahipliği yapan müzenin beşinci katında içerisinde koca bir saat kadranı olan Seine nehri ve Louvre müzesi manzaralı balkonu var. Empresyonist ve ekspresyonist akımın en çarpıcı eserleri burada. Binada ayrıca bir de art nouveau kolleksiyonu bulunuyor. Auguste Rodin-Balzac heykelini, Emile Zola ve Alfred Stieglitz’in fotograf koleksiyonlarını da görmek mümkün.

Le Marais

Kelime anlamı bataklık olan Marais geçmişte ismiyle müsemma olarak bataklıkmış. 10. yüzyılda temizlenen bölge yerleşime açılmış. Mahalle Paris’in 3. ve 4. bölgesine yayılmış bir durumda. İçinde Paris’e özgü dar ve labirenti andıran sokaklar, kafeler, mağazalar, sanat galerileri, kitapçılar, kosher satan outletler (mevcut Yahudi nüfusundan dolayı) barındırıyor. Karşısında Beaubourg Bölgesinde 1977’de kondurulan Centre Pompidou ile bölge, özellike modern sanatın merkezi olmuş. Musée Picasso, the Musée Cognacq-Jay, and the Musée Carnavalet, Place des Vosges, Ulusal Arşiv Müzesi, Hôtel de Sully , Village Saint Paul, Nicolas Flamel’in evi, Victor Hugo’nu n evi ve dahasını görmek istiyorsanız bölgeyi ziyaret etmelisiniz. Önceleri aristokratik bir bölge olan Le Marais’in hatrı sayılır bir yahudi nüfusu barındırması Fransız Devriminden sonra popülerliğini artırarak ticari bir karakter kazanmasına dayanıyor. 20. yy’da II. Dünya Savaşı sırasında Marais’yi getto olarak kullanan Naziler, Yahudileri toplama kamplarına sürmüşler. Cumartesi günleri shabbat sebebiyle Marais’de kimi dükkanlar kapalı olsa da Pazar günü Paris’te neredeyse tüm mağazalar kapalıyken Le Marais’deki dükkanların açık olması arayı kapatıyor. Paris’ten bir JR çıktığı düşünülürse Marais’deki sokak sanatının yaygınlığı da kimseyi şaşırtmayacaktır. Aynı zamanda bölge LGBT kültürünün de Paris’teki kalelerinden biri haline gelmiş vaziyette. Semtte bir çok gay kafe, kabare, dükkan bulunuyor. Marais’nin konsept mağazacılıktaki şanını dünya zaten biliyor. Sanıyorum tek başına “Merci” bile konsept mağaza örneği olarak bu savı kuvvetlendirmeye yeter de artar.

Neler Yedim?

L’eclair de Genie: Geleneksel “bizim” eklere alternatif arıyorsanız sıkı durun buldunuz! Görüntüsü aklınızda tadı damağınızda kalacak. Çıkın çıkın tadın! Vanilyalı ve pikan cevizli eklere rastlarsanız onu çok sevdiğimi söyleyin. 

Le Récamier: Sufleyi akışkan değil de marshmallow kıvamında köpüksü seviyorsanız belki tercih edebilirsiniz ama bana hitap etmediğini söylemeden geçemeyeceğim.

L’As du Fallafel: David Lebovitz’in Paris listesinde ikinci sırada yerini alan bu falafelci herkese ‘bugüne kadar falafel yememişim’ dedirtecek kadar iddialı. Yediğim günden beri canım çekiyor. Falafelinizi lavaş ya da nispeten daha çok tercih edilen pita ekmeği ile sipariş verebilirsiniz.

Scoop Me A Cookie: Her daim fırından yeni çıkmışçasına yumuşak dokulu ve sıcak kokulu cookieleriniz olsun istiyorsanız adresi verdim bile. Daha iyisi çıkana kadar bundan iyisi yok, Starbucks’tan sonra üçüncü adresiniz. Adına ne derseniz deyin ama muhakkak yiyin. Uğruna yolunuzu değiştirebilirsiniz. O kadar!

Du Pain Et Des Idees: Bana, “Yediğim en iyi kruvasandı” dedirtmese de Paris’e gelmişken lezzetli bir kruvasan yemeden dönmem derseniz tavsiye edilebilecek bir nokta olduğu kesin, fıstıklı çikolatalı escargot’sunun da seveni çok.

Angelina Tearoom Galeries Lafayette: Çok klişe olsa da Angelina’nın Mont Blanc’ını yemeseydim içimde kalırdı. Aşığı olmayacağınız ama bir kez olsun denemeniz gereken bir tat olarak tarif edebilirim. İçeriğinde kestane püresi, beze ve süt kreması var. 

Bir haftanın sonuna geldik, başka bir hafta bambaşka duraklar içeren bir Paris yazısıyla buluşmak üzere, esen kalın!

NİSA DANACI

Yorumlar
Kalan Karakter 800
TAYLAN CENGİZ
Bir Şehir Ancak Bu Kadar Güzel Anlatılabilirdi Ağzınıza Sağlık..
Mustafa ŞEN
Rüyalar şehrine gitmeden orayı yaşamak bu olsa gerek, tebrikler. Devamını bekliyoruz
halime korkmaz memiş
paris ancak bu kadar güzel anlatılırdı sanat ve yemek ayrıntıları cok guzel
Erdal Danacı
Gitmiş kadar oldum. Ne kadar güzel anlatmışsın. Ekler şimdi çayın yanında ne güzel olurdu.