Su: Cemal Çalımer yazdı

“Bütün günü sular içinde geçiyordu. Sadece günü olsa iyi, yazı kışı da öyleydi. Artık su sesinden ve suyun içinde olmaktan gına gelmişti…”

Güncelleme:

Bütün günü sular içinde geçiyordu. Sadece günü olsa iyi, yazı kışı da öyleydi. Artık su sesinden ve suyun içinde olmaktan gına gelmişti. Ama babadan, atadan kalma mesleği buydu, yapacak başka bir işi yoktu. Esasen, bu işten iyi de kazanıyordu. Bu şehirlik yerde, diğer süfli işlere göre, daha temiz bir iş sayılırdı. Sayılırdı demek işe haksızlık etmek olurdu. Yapmış olduğu iş en temiz işten bile daha temiz ve daha sağlıklıydı. İşi suyla sabunlaydı. Yerine ve zamanına göre günde 5-6 kişiyi yıkar; sonrasında da kendisini yıkayıp ‘misler’ gibi olurdu.

Çoluk çocuğunu bu ellere taşımamıştı. Karısı ve üç çocuğu köydeydi. Bir yatalak anası ve iş göremez bir babası vardı. Onlara para göndermeliydi. Belli bir maaşı yoktu, bahşişe çalışıyordu bu yüzden kazancının üstüne dokuz düğüm atıyordu. Külhan odasında yatıp kalkıyor, yemeğini kendi yapıyor, elektriğe suya para vermiyordu. On beşten on beşe bir gün tatil yapıyor, üç dört ayda bir de köyüne gidip geliyordu. Huzurlu ve mutlu sayılırdı ama gurbetlik zordu. Tatil günlerinde şehri gezer, şehirdeki hemşerilerini ziyaret ederdi. Çoluk çocuk hasretini ise, eli-beli dolu köyüne gittiğinde giderirdi.

Yaptığı işi pek seviyor sayılmazdı. Hele ki son zamanlarda suyun sesinden ve kendisinden kaçar hale gelmişti. Esasen suya karşı bir irkintisi bile vardı. Çok akan, şırıl şırıl ses çıkaran sular ona ürkünti verirdi. Bu yüzden insanları yıkarken mümkün olduğunca az su kullanmaya, muslukları fazla açmamaya özen gösterirdi. En ifrit olduğu şey de insanların muslukları sonuna kadar açık bırakıp çekip gitmeleriydi. Nedense şarıldayarak akan bu bol sudan tedirgin oluyordu. Bu çocukluğundan beri böyleydi. Çocukken köy yerinde göletedüşmüş, boğulma tehlikesi atlatmıştı. O günlerden beri bu su irkintisi üzerinde kalmıştı. Celladına âşık olan mahkûmlargibi, bu mesleği belki de bu yüzden benimsemişti.

On beşte bir pazartesi günleri onun tatil ve dinlenme günüydü. Bugün de onlardan biriydi. Sabah erkenden yola çıktı. Şehrin merak ettiği yerlerini gezindi. Çay bahçelerinde oturup çay içti, parklarda gezinip hayal kurdu ve hemşeri ziyareti yapıp özlem giderdi. Akşam olunca külhandaki odacığına sığındı.

Bu gün kendine mükellef bir sofra hazır edecekti. Bir önceki akşam kuru fasulyeyi suya basmış, sabah kalkar kalkmaz da haşlamıştı. Fasulye hazır sayılırdı.  Gelirken domatesini yeşilbiberini turşusunu ekmeğini ve helvasını aldı. Etsiz,kıymasız bir ‘gemici kuru fasulyesi’, yanına bir de bulgur pilavı yaparak sofrasını kurdu. Ekmeğini kırdı, transistorlu radyosunun kasetçalarına koyduğu memleket havalarının eşliğinde fasulyesini kaşıklamaya başladı. Fasulyenin tadı çok lezzetliydi; hele ki, turşuyla birlikte damağında unutulmaz tatlar oluşturuyordu. Nerdeyse bir tencere fasulyeyi bulgur pilavıyla birlikte mideye indirdi. Gün boyu pek bir şey yememişti ama şimdi kendine gelmişti. Sonrasında bir sigara tellendirdi ve dumanın sarmallarında düşüncelere daldı;çocuklarını, karısını, ana ve babasını düşündü; neden böyleydi? Köyünde, kasabasında iş yoktu. İşleyecek toprağı da yoktu, olsa da para etmiyordu. Para şehirlik yerdeydi,  kendisi de bu yüzden buralardaydı.

İçinin kırıklığını helvasından birkaç dilim alarak geçiştirdi.Sonrasında kalkıp elini yüzünü yıkadı;  soyunup dökünerek,sedirine uzandı. Gecenin ilerleyen saatlerinde mahallede korkunç bir yangın çıktı! Hamamın yanındaki ahşap konak cayır cayır yanıyordu. Bütün insanlar çığlıklarla ortalığa dökülmüştü. Gelen itfaiye durmadan su sıkıyordu ve akan sular zemin altındaki külhan odasını dolduruyordu. Emrullah kendine geldiğinde odanın içinde can telaşı yaşıyordu ve bundan kimsenin haberi yoktu. Oda suyla dolduğu için Emrullah kapıyı açıp dışarı çıkamıyordu, attığı naraları ise kimseler duymuyordu. Sular boğazını aşıp tavana ulaşmıştı; Emrullah deryanın içindeydi. Şimdi bütün hayatı gözlerinin önündeydi; gölete düşüşünü, suların içinde kayboluşunu vekendinden geçişini birebir görüyor ve yaşıyordu. Bu ikincisiydi ve bundan kurtulamayacaktı! “Biliyordu, ölümüsudan olacaktı!”  

O, şimdi aşağıdaki yangını ve kalabalığı seyrederken diğer yanda da ailesini görüyordu. Ama hiç kimse onu göremiyor o da sesini onlara duyuramıyordu. Bir tuhaf oldu, içi acıyla doldu. Hıçkırarak ağlamaya başladı, galiba ölmüştü! Bir dağınbaşındaydı. Tepesinde güneşler kaynıyordu. Dili damağına yapışmış, dudakları kurumuştu. Susuzluktan içi yanıyordu. Bir anda irkildi, su onu boğmuştu ama şu anda susuzluktankavruluyordu, Karşısındaki vadi bir vahaya açılıyordu ve sık ağaçlarla kaplıydı. Oraya doğru hızlı adımlarla seğirtti. Biraz ilerde bir pınar çağıldayarak akıyordu. Derin bir ooh çekti, kana kana su içebilecekti!  İçmek için suya uzandı ancak elleri akan suyun öte yanına geçti! Serap görüyordu.  Sonrasında dala, yaprağa, çiçeğe saldırdı. Bütün her şey ışık oyunu ve gölgeden ibaretti. Kendini hiç bu kadar kötü hissetmemişti. Sudan hep korkmuş, hep irkinti duymuştu. Şimdi ise susuzluktan yanıyordu. Acaba su kendisinden öç mü alıyordu? Esasen su alacağını almış, hunharca boğmuştu onu!

Emrullah yattığı sedirden yuvarlanarak uyandı! Fal taşı gibi açılmış gözlerle bir müddet yerde kendini seyretti. Sonrasındasağını solunu yokladı bütün bunlar bir kâbustu; akşam, yemeği fazla kaçırmıştı ve turşu içini kavurmuştu. Ancak içinde suyakarşı tarifi imkânsız yüksek bir duygunun bütün benliğini sarmaladığını hissetti. Tövbe istiğfar ederek, küçük adımlarlakülhandaki yalağa seğirtti ve kendini suya teslim etti. Elini, yüzünü yıkadı ve onu sevgiyle avuçlarına doldurup kana kana içti!

                                                                                                                                  Nisan 2024, Balıkesir/Ören

Etiketler Cemal Çalımer
Yorumlar
Kalan Karakter 800