Suç (artık) Tesadüfleri Sever
Bu sezon Türkiye'de (sadece kayıtlı olan ağaçlardan) minimum 4 milyon ton zeytin toplanacağı tahmin ediliyor.
Bizim bölgemizde yağ oranı 2,5 kg. zeytine 1 litre yağ civarındadır ve bu, olağanüstü bir orandır elbette.
Çoğu bölgede 5 kg. zeytin anca 1 litre yağ verir. Verimsiz, yağ yapmayan bölgelerde ise oran 8 veya 9 kiloya 1 litre olur. Her sene hasadın ardından bir "kurtarıyor - kurtarmıyor" tartışması gündem olur. Verimin en yüksek olduğu yerde de böyledir, en düşük olduğu yerde de. Zeytin üreticisi bir sene para kazanır, bir sonraki sene rölantide kalır. Zeytinciliğin matematiği aşağı yukarı böyledir .
Ama zeytin asla yerde kalmaz. Fiyat ve maliyet ne olursa olsun, ya bahçenin sahipleri toplar ya da zeytinleri henüz dalındayken sattıkları kişiler toplar. Bunların hiçbiri olmazsa / bunların hiçbirinin olmadığı kıyı köşe, kamu arazilerinde vs —başak denir yere düşen zeytinlere, bunları da kendine ait bahçesi olmayan yerliler veya göçerler toplar. Sadece bunları değil, tüm bahçecilik ürünlerinin (portakal, elma, mandalina...) başağını toplarlar.
Başakçıların ellerindeki miktarlar küçük ve oldukça dağınık olur. Piyasada ekonomik değeri çok yoktur. Fakat bu miktarlar da bir şekilde piyasaya girer. "Sahte zeytinyağı" denen karışım yağların (içerik oranı 9 litre tohum yağına 1 litre zeytinyağı diyelim) içindeki hakiki denilebilecek kısım işte ne yazık ki budur. Bu yağlarla, yani sahte zeytinyağı ile karşılaşmamış kimse sanıyorum ki yoktur.
Sahte zeytinyağının Türkiye'deki üretim merkezi Aydın ilinin Köşk ilçesi. Yayınlanan hemen her tağşiş listesinde bu ilçenin ismi mutlaka geçer. Temelde ilçedeki sahte zeytinyağı üreticilerinin sayısı 5 veya 6'dır. Genelde bu yağları hiçbir marka veya etiket kullanmadan pazarlara veya yol kenarında satışa gönderirler. Ege'de bir ilçe pazarını gezenler ya da şehre gidip gelmek için eski yolları kullananlar bu satış şekillerini mutlaka bilirler. Şalvarlı teyzeler plastik taburelerde oturur, bu teyzelerin önlerinde renkli kasalar olur, kasaların içinde de kola şişelerine doldurulmuş zeytinyağı.
Bu zeytinyağı daima sahtedir. Yağlar Köşk'teki bu 5 - 6 üreticinin dağıtım kanallarıyla sabahları bu teyzelerin önlerine getirilir. Diyelim ki günde 3.000 şişe. Bunun 1.000 tanesi pazarlardaki teyzelere verilir, 1.000 tanesi yol kenarlarındaki amcaların önüne indirilir, 1.000 tanesi de market / restorana gönderilir. Şikayet filan gelirse de 'e ne etiket var ne bir şey, ara ki bulasın' durumu olur.
Yıllar ve yıllar boyu bu iş böyle sürdü. Köşk'ün ismi hiç duyulmadı.
Sonra sosyal medya çıktı. :)
Sosyal medyanızın akışında, hele ki 2 - 3 tanesine kazara biraz uzunca baktıysanız, karşınıza sonsuzca elinde hasır bir zeytin sepeti, önünde bu kez plastik bir masa ve masanın üzerinde Ayşe Ana - Fatma Teyze vesaire etiketli zeytinyağı şişeleri çıkmaya başlıyor.
İşte orada bir marka ihtiyacı doğuyor: Köşk'ün "üreticilerinin" ellerinin altındaki 600'den fazla hazır marka işte tam da burada devreye giriyor.
"Ayşe Anne Zeytinyağı". Tağşiş. Ceza. Tekrar. Kapatma. Hop, oldu sana "Ayşe Annenin Zeytinyağı".
Birkaç hafta buradan satış, sonra başka bir denetleme, tağşiş listesi, ceza, tekrar hali, kapatma. Hop. "Ayşe Annemin Zeytinyağı".
Duruma göre, satış kanalına göre, pazarlamanın biçimine göre marka ve konsept ya Ayşe Teyze - Fatma Nine oluyor, ya da Ege Köylü Koop. Denetimde yanarsa diye Ayşe Teyzem ve Egeli Köy Koop. isimleri hazırda bekletiliyor. Jandarma, ilçe tarımdaki memurlar, il tarımdaki müdürler ve elbette civardaki (aslında Köşk ilçesinin içindekiler de dahil) gerçek üreticiler cinnet geçirip saçlarını başlarını yolana kadar bu süreç böyle gidiyor. Yolduklarında da bir şey değişmiyor aslında. Marka "Ege Birlik Köylü Koop." oluveriyor.
Getirisi inanılmaz. Satıştaki gelir beri kalsın, sadece komisyon alan köylü teyzeler günde 10 - 20 civarı kazanıyorlar ki bu ekonomide iyi para. Yanında kakaya bulanmış yumurta filan da satıyorlar, ilave bir gelir oluyor. Insta köylü teyzelerin ise kimisi ayda 5 kazanıyor kimisi 500.
Teyzeler, şehirli zihinlerdeki tatlı bir imaja oynuyor. İşte, masum bir teyzedir, şivesi de var, aman ne tatlı filan... Bu imaj ülkemizde daima iş yapıyor. 'Peki Köşk'ün özelliği nedir?' derseniz, yıllar yıllar önce temel iş kolu sahtekarlık olan bir adet firma gelip buraya yerleşiyor, sahte zeytinyağı üretiyor, satıyor. Bunu gören bir diğer uyanık "Benim başım kel mi" diyor, ilçenin yerlisi neler olduğunu anlayana kadar üçüncü firma açılıyor. Sonra dört. Beş. Hepsi de birbirini kolluyor. Jandarma birinin kapısını çalsa geri kalan beşine anında haber uçuyor, vesaire vesaire...
Kolluk ile çözülse, çözülebilse keşke. Yıllarca bunu umduk. Fakat talebin asla tükenmediği böyle işler bence kolluktan çok sosyolojinin konusu.
Sosyoloji demişken;
Geçen haftalarda Z kuşağı ile ilgili bir şeyler anlatmaya ve anlamaya çalışınca çok fazla geri dönüş aldım. Pek çok hikayeyi şaşırarak okudum. Telefonda konuştuklarımız oldu, hiç düşünmediğim / düşünemediğim / düşünemeyeceğim uç durumlar varmış, bunlara üzüldüm, bazılarına şok oldum.
Bütün bunların üzerine ya da bütün bunlarla birleşir bir şekilde her gün gözlerimizin önüne gelen vukuatlar zaten malum. Suçlu profilinin değişimi, suç konseptinin değişimi herkesi endişelendiriyor. Sanıyorum ki son birkaç yılda "Şu suçlu yakalandı" diye çıkan tek bir haberin videosunda veya fotoğrafında suçundan pişman olan, başını öne eğen bir suçlu görünmüyor. Yaptığından utanan filan da yok.
Biraz ileri gidip bu suçluların yargılamalarını takip eder, mahkeme tutanaklarını, ifadelerini filan okursanız moraliniz iyice bozuluyor. Hayatınızda duymadığınız acımasızlıkta sözler, korkunç seviyede bir şiddet eğilimi, şiddetten duyulan çok büyük bir gurur hali var.
Cine5, Altın Kitaplar vs zamanından beri suç ve suçlular hakkına binlerce hikayeye alışkın ben/ bizler çok masum kalıyor, masumca düşünüyoruz. Eşik öyle bir aşılmış halde ki 2026'nın suçlularının ifadelerini okuyup zihinlerini çözmeye çalıştığınızda bir süre kendinize gelemiyorsunuz.
Böyle bir suçlu profili geçmişte hiç yoktu. Suç vardı. Fakat suçun da çok belirgin bir sebebi, suçlu ve mağdurun da apaçık bir ilişkisi olurdu. Dolayısıyla bir suç ortaya çıktığında üçüncü günde, hadi bilemediniz beşinci günde "şu ve şu, demek ki faili ya şu ya da bu" zinciri kurulabiliyordu. Ölen ve öldürülen varsa çözüme götüren bir sebep de vardı, her açıdan.
Şimdi böyle bir ilişki kalmadı. Topluma öfke duyan bir suçlu ve öfkesini yönelttiği rastgele kişiler var. Tesadüfler dışında hiçbir bağlantıları yok. Sabah otomobilinizden iniyorsunuz, toplumdan dışlanmış biri tesadüfen oradan geçiyor ve kurban olarak birden ve aniden sizi seçiveriyor. Korkunç. Ekonomi deseniz, değil. Ben 60 seneye yaklaşan hayatımda bundan çok daha kötü en az beş dönem yaşadım. Hiçbirinde bu kadar manyak yoktu. Gelir adaletsizliği deseniz, evet, 70'lerde insanlar birbirine daha yakındı, sonra 80'ler, 90'larda dünyaca epey liberalleştik. Zengin çok zengin, fakir de çok fakir oldu, ama hayır, o da değil. Değerlerin korunduğu, zenginlerin ağırbaşlı, fakir kesimin kanaatkar olduğu bir dönem de yaşadık.
"Toplumun orasında değilim, burasındayım, ama ben de bu toplumun bir parçasıyım".
İnsanlar bunu diyorlardı. En bahtsızlar dahil. Bu bitti! İnsanlar kendilerini toplumun bir parçası olarak görmediklerinde o topluma karşı suç işlemekten de vicdani olarak hiç çekinmiyorlar. Olan budur! Yakalanan suçluların utançları görülüyor ki bütünüyle sıfır. Tek bir pişmanlıkları var, yakalanmış olmaları. Çünkü bir süre suç işlemekten mahrum kalacaklar, fakat sayılı gün çabuk geçer demişler, duvarların arkasından çıkacaklar ve belki de kaldıkları yerden, hem de daha fazla tecrübe ve daha canlı bir network ile devam edecekler. Belki bir daha yakalanacaklar, ama onları gören diğerleri, suçlu adayları, tıpkı onlar gibi dışlanmış olanlar da çoğalacaklar.
İşler hiç de iyi bir yere gitmiyor. Dünyada bu tip olayların çoğalıp çoğalıp kabararak patladığı dönemlere —eğer 'başarılı' bitmişse devrim deniyor. Fakat sadece kazanan rakamların görüldüğü piyango gibidir bunlar. Bir tanesi başarılı oldu ve hayırla anılıyorsa 900 tanesi hiç de öyle bitmemiştir. Büyük ve yüce olan bir takım amaçlardan değil, sosyal medya akımlarından patlayacak bir şeylerin iyi olma ihtimali de pek yok sanki.
Alarm ertelemek işe yaramayacak. Tetikleyicileri iyi düşünmek ve toplumca iyi analiz etmek önemli. Toplum olarak berbat bir durumdayız.
"Bak bana! Bak bize! Hepimize! Ne kadar mutluyum! Nasıl da mutluyuz! Hayat bize her şeyi yağdırıyor! Arabama bak, evime... Televizyonuma bak! Saatime bak! Burnuma bak, şahane oldu. Cildime bak! Saçım. Kuaförüm. Yeni aldığım iPhone 28'im. Yazlığım. Kışlığım. Kayağım. Uçağıma bak. Çocuklarıma bak, nasıl da mutluyuz. Bak bak bak...
Dendikçe —bence hiç görünmüyor ve hiç tahmin de edilmiyor fakat, alttan alta kaynayan büyük bir öfke var. İçlerinde fırtınalar kopan bir toplum katmanı var. Her gün karşılaştığınız insanlar bunlar. Sayıca da fazlalar. Adaletsizlik var, hep vardı, hep de var olacak. Ancak dünyanın bu adaletsizliğini, mağduru olmuş tarafın gözüne soka soka, adeta nispet yapa yapa işlemek, yapılabilecek en berbat işlerden biri olsa gerek.
Her şeyin birer meta, önemli olan tek şeyin ise para olduğu bir alemde erdemlerin tamamı ve sağlıklı aile yapısı da tamamen silinmişse hele, şanslı tarafta doğmayanlar bu adaletsizlikteki cezayı kendilerinin kesmeleri gerektiğine inandıkları uğursuz bir rüzgara kapılırlar.
Derli toplu yaşamayı bir disiplin haline getirmenin önemini anlamak için fazlaca bir vakit kalmadı gibi gözüküyor.
Başa gelmeden de anlaşılacağı günlerin var ve yakın olması dileğiyle diyelim.
Mutlu haftalar. Sevgiler
Pınar