Bir Zamanlar Karachi ve İslamabad
Pakistanlılar'la, daha doğrusu bu ülkenin denizcileri ile tanışmam 1975 yılına dayanır. İzmir Limanı'na buğday yüklemeye gelen yaklaşık 12 bin ton taşıma kapasiteli konvensiyonel bir geminin acenteliğine ve yüklemesine nezaret etmek için onlarla belirli bir zaman geçirmiştim.
Gelişmelerden anında haberdar olmak için Google News'te Paradurumu'na abone olun
Paradurumu'na Google News'te abone olun
Abone OlÇok sıcakkanlı, sevecen insanlardı. Hemen her gün zamanımın çoğunu gemide geçiriyordum, ısınmıştım kendilerine. Öğle yemeklerini kaptanın masasında zabitan ile paylaşıyordum. Farklı tarzda, acılı bazda, değişik yemek ve kültürleri ile tanışmış oluyordum.
Zamanımın çoğunu gemide geçirmemin önemli bir sebebi de geminin gladoralı, yükün ise dökme oluşundan kaynaklanıyordu. (Gladoralı-tweendecker: Gemilerde çeşitli yük -kırkambar- taşımak ve taşınan yüklerin birbirine karışmasını engellemek ve geminin birden fazla limana yanaşmasını sağlamak için geminin ambarına yapılmış iki veya üç kattır.) Aslında gladororalı gemiler dökme yük taşımasına uygun değildir, özellikle buğday gibi yüklerde. İzmir-Karachi Limanları arası gidecek gemi kötü hava şartlarına rastlayabilecek, bazen baş kıç, bazen de iskele sancak (sol sağ yan) dalgalar karşısında sallanacaktır. Geminin her ambarına konveyör bant ile getirilen dökme buğday ambarda şişme yapar ve onların liman işçileri tarafından tüm köşelere manuel olarak yayılması gerekir. Zira seyir esnasında gemideki vibrasyon ve dalgaların sebep olduğu yalpalanmalarda yük boşluklara kayar ve bu belirli dereceyi aştığında gemi tumba olabilir, yani yana devrilebilir.
Her ambar yüklemesi tamamlandığında ambara iner, istifin iyice yapıldığını kontrol ederdim. Dökme buğdaylar üzerinde fazla batmamak için çok dikkatli ve yavaş hareket ederdim, zira bir müddet sonra bataklık gibidir, içine çeker insanı.
Seneler seneleri kovaladı. Pakistan bayraklı gemilere, İstanbul, İzmir, Mersin ve Tekirdağ limanlarında yüklemelere nezaret eder olmuştum. İstanbul’dan Cam Pazarlama adlı firma önemli miktarda cam yüklemesi (ihracatı) yapar, her yükleme sonuna doğru Pakistanlı kaptan ve güverte zabitleri ile bir gazinoda yemek yerdik.

Pakistan bayraklı bir gemiye İstanbul’da yapılan yükleme sonrası gemi kaptanı, güverte zabitleri ve yükleyicilerle birlikte gazinoda kutlama

Karachi Limanı'na İlk Gidişim
1981 sonunda, DBCargo’dan ayrılarak yeni kurulmuş bir denizcilik şirketinde iki seneye yakın süren yöneticiliğe başlamıştım. Şirkette sahibi dahil birkaç kişi idik ve gemi kiralama, broker işlerini tek başıma yürütüyordum.
Bir gün İstanbul Limanı'nda bazı evrakları eksik olduğu, tamamlanırsa bizim gemiyi sefer bazlı kiralayabileceğimiz söylenmişti. Denize ve yüke elverişli hale getirilen gemiye o zamanlar popüler ihracat kalemimiz olan çuvallı nohut ve mercimek yükünü ayarlamış, yaklaşık 10.000 ton taşıma kapasiteli gemiyi Mersin Limanı'ndan ful kargo yüklemiş, Karachi Limanı'na uğurlamıştık.
Geminin salimen limana vardığı bilgisi gelince memnun olmuştuk, zira eski bir gemiydi ve bize söylememiş olsa da armatörünün niyeti iyi fiyat verdiğini bildiğimiz Hindistan’da gemiyi hurdaya satmaktı.
Ancak gemi bir türlü limana alınıp rıhtıma yanaştırılmıyordu. Mecburen konuyu bizzat halletmek üzere Karachi’ye gitmeye karar verdik. Uçuşun 6 saat olacağı söylenmişti, fakat 5 saat sonra inişe geçtiğimizde hostes tail wind (kuyruk tarafından esen rüzgar) sebebiyle erken vardığımızı söylemişti.
Sabah ilk işimiz geminin liman acentesine gitmek olmuştu. Önce gemiye gittik, sorunları hallettik. Gemi ertesi günü rıhtıma yanaştırılıyordu.
Tahliye başladıktan birkaç gün sonra bir haber geldi: Çuval sayısı manifestoda yazan miktardan düşüktü ve bir seri cezai şartlara maruz kalınacaktı.
Birlikte seyahat etmekte olduğum şirket sahibi çok heyecanlanmış, panik içerisinde, yüzü kıpkırmızı olmuştu. Hiç tecrübesi olmadığı için çok endişeliydi. Benim için ise konu tamamen sıradandı. Bu tip çuvallı yüklerde şu ya da bu bilinmeyen ya da tahmin edilen nedenlerle noksanlık olurdu. Bütün mesele tallying denen sayım firmasının elindeydi.
Kısa bir parantez açayım, seyahate çıkmadan önce bazı adresler temin etmiştim. O devrin süper iletişim aracı telex ile randevu taleplerim dahi olmuştu. O yıllar ve sonrasında başta Pakistan'dan olmak üzere Gaziantep ve yöresinin üretimi nohut ve mercimek ürünlerimize büyük talep vardı. Üretici ve ihracatçılar gemi bulmakta zorlanıyorlardı. Bulsalar da navlunlar (taşıma ücretleri) yüksek oluyordu. Hatta ihracata gemi yetişmeyince Yugoslavya devlet firması Yugoline gemilerini, doğu seferleri yapan gemilerine kırk ambar yükleme yapıyorduk. Rijeka ziyaretimizde gördüm ki onların da bizim de 55 yük gemimiz vardı. Çalışan kara personeli 150 kişi. Bizde, yani DBCargo’da 800 kişi.
Pakistan’da özel armatörler yanında bir de devlet kurumu şirket vardı. Onun genel müdüründen acil randevu aldım, gittik. Karşımızda Ticaret Odası yetkili dahil bir heyet. Genel müdür birlikte olduğum kişinin yüz ifadesini görünce kendisine hitaben, mealen şöyle dedi; “Bu bir gemi. İngilizce’de 'she' denir ondan bahsederken. Herkes menfaat temin etmeye çalışır, yükleme limanı, yükleyenler, işçiler, gemi personeli, tahliye limanı ve insanları... Herkesi kontrol edemezsin. Onun için lütfen sakinleşin ve rahat olun. Konuyu burada halledeceğiz.“
Tallying firmasının ücretlerini yükselttik. Sağlıklı bir puantaj yapmalarını ve malın tam olarak eksiksiz teslimini sağladık.
Ortalık sakinleşince özel armatör firmaları ile yaptığım randevuları gerçekleştirdim. Bunlardan Pan İslamic donatanı ile yaptığımız görüşmeler sonucu olarak 83 yılı sonunda kurduğumuz kendi özel şirketimizde onlar kanalıyla uzun yıllar sürecek Mersin-Karachi arasında çok iyi taşımalar yapmış, ülkemiz ihracatına uygun navlun fiyatları ile yarar sağlamıştık.
Karachi, Eylül 1982-FD
Pakistanlılar'ın ana dilleri Urduca olmasına rağmen hemen herkes İngilizce konuşuyordu. Özellikle de resmi yazı dili olarak İngilizce'yi mükemmel kullanıyorlardı. Yaşam bir alem Karachi’de. Trafikte herkes kornasını otomatiğe bağlamış sanki. Araçlar birbirlerini nasıl solluyor, birbirlerinin önünden, arkasından geçiyor, ne kadar izlesem de çözemedim. Yemeklere ne kadar acı tat veren baharat varsa önce onlar konuyor, sonra ne pişirilecekse üstüne geliyor.

Her kültürün apayrı renkleri var ve onları birebir yaşayarak tanımak insana çok şey katıyor. İnsanın kendi renkliliği artıyor, tüm bunlar dünya görüşüne, vizyonuna katkı sağlıyor.

İslamabad

Pakistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu'nda ticari ataşe olarak çalışan ve bugün dahi dostluğumuzun devam ettiği Munir Siddiqi’nin daveti üzerine Karachi seyahatlerimden birinde İslamabad’a gittim.
Karachi-İslamabad Pakistan Hava Yolları ile 2 saatlik uçuş mesafesinde. Birkaç gün evinde misafir kalırken beni şehrin yakın çevresinde, hatta bir ara başkentlik de yapmış olan bitişik şehir Rawalpindi’de gezdirmişti. Kendisi emekli olduktan sonra ailesi ile Londra’ya yerleşti. Bir iki kez İstanbul’a gelmiş ve eski günleri yad eden zamanlar paylaşmıştık.
İslamabad denince bugün aklıma gelen ilk şey trafikte neredeyse bütün arabaların Morris marka oluşuydu. Pakistan'ın ilk uygun fiyatlı "aile arabası" olan Morris Minor'a saygı duruşunda bulunmak yerinde olacaktır, ifadelerine de rastlamıştım. 1948'den 1971'e kadar üretilen Morris Minor, bir milyon adetlik üretim rakamına ulaşan ilk İngiliz otomobiliydi. "İngilizliği" simgeleyen bu otomobil muhtemelen 1950'lerin başlarında Pakistan'a ihraç edilmiş ve ülkenin kentli üst-orta sınıfı arasında, özellikle de piyasaya sürülen ilk uygun fiyatlı otomobil olması nedeniyle, kabul görmüştür.
Dostluklar çok değerlidir, dost meclislerinin ve dostlukların tadına doyulmaz. Gençlere hep söylediğim bir şey var: "İleri yaşlarınız için hem para biriktiriniz hem de kendinizi, ruh ve bedenen iyi hissettirecek dostlar."

Mr. Munir Siddiqi, 80’li yıllarda İslamabad ziyaretim hatırası
İslamabad'dan çok önce Rawalpindi vardı. Burada Hindu nüfusu dominantmış. 1947 sonrası Hindular gitmiş. Karachi yerine de içeri bir yere başkent yapalım demişler. Rawalpindi çok karmaşık olduğu ve birçok Şiva tapınağı olduğu için yakınına daha düzenli bir mimari ile İslamabad kurulmuş. Bugün ise iki şehir birleşmiş tabii.
İslamabad, Pakistan'ın başkenti ve ülkenin modern yüzü olarak bilinir. 1960'larda Karachi'nin yerine planlı bir şehir olarak kurulmuş olup yönetim ve uluslararası finans merkezi konumundadır.
Faysal Camisi gibi mimari eserlere ev sahipliği yapar. Izgara sistemiyle oluşturulmuş düzenli yapısı, yeşil alanları ve diplomatik bölgeleriyle dikkat çeker. Ayrıca Margala Tepeleri Milli Parkı gibi doğal güzelliklere sahiptir.
Şehir, Türk mimar Vedat Dalokay'ın tasarladığı Faysal Camisi gibi yapılarla İslamî ve modern unsurları birleştirir. Metrobüs gibi toplu taşıma sistemleriyle ulaşım kolaylığı sunar.
İslamabad, Pakistan'da hükümetin, Yüksek Mahkeme'nin ve diplomatik temsilciliklerin merkezi olması için yeni bir idari bölge olarak kurulmuştur. Dikdörtgen İslamabad'ın aksine, Rawalpindi, şehir merkezinden geçen bir nehirle birçok şehrin radyal kara ulaşım modelini sergiler. Şehir blokları küçük ve büyüme, daha yeni komşusuna göre daha az kontrol altında. Doğu ve güneyde havaalanları görülebiliyor.
Rawalpindi, sömürge döneminde 1800'lerin ortalarından itibaren önemli bir İngiliz askeri merkezi haline gelmiş ve başkentin tartışmalı Keşmir ve komşu Müslüman ülkelere daha yakın olmak üzere Karaçi'den iç bölgelere taşınması kararı alındıktan sonra on yıl boyunca (1959-1969) geçici başkent olmuştur. Rawalpindi, Pakistan ordusunun karargahı ve idari, ticari, eğitim ve sanayi merkezidir.

Maree
Dostum Munir Siddiqi’nin beni gezdirdiği ve zihnimde iz bırakan yerlerden biri de Maree (Murree) idi. (Oğlu Faisal son görüşmemizde "Maree ismi sonradan Murree olarak değiştirilmiş olabilir, ama siz ziyaret ettiğiniz zamanlar çok güzel bir yerdi. Şimdi çok fazla ziyaretçisi var ve insanlar Murree'den daha yukarıda, daha sakin yerler arıyorlar" demişti.)
Murree, Pakistan'ın Pencap Eyaleti'nin en kuzey bölgesinde yer alan bir dağ tatil beldesidir. Batı Himalayalar'ın altındaki Pir Panjal Sıradağları'nın Galyat bölgesinde yer alan şehir, başkent İslamabad'ın kuzeydoğusunda yer almaktadır.

NOT: Tüm yazdıklarım ve fotoğraflar neredeyse yarım asır öncesinden. Kuşkusuz bugüne kadar çok fazla değişiklikler olmuştur.
5 Ocak 2026
Suadiye