Life of Pi (Pi’nin Yaşamı) Film Analizi

Yann Martel’in aynı isimli kitabından (2001) uyarlama olan 2012 yapımı filmi Ang Lee yönetmiş. 7.9 IMDB puanı ve 120 milyon dolarlık bütçesine oranla 609 milyon dolarlık hasılatı filmin büyük başarısını gözler önüne seriyor.Ancak bunlar daha çok nesnel bilgiler.

Biz bu yazıda bu film neden bu kadar başarılı, filmdeki alt mesajlar neler bunları somut örneklerle göreceğiz.

Öncelikle belirtmeliyim ki film kesinlikle çocuk filmi olarak göz önünde bulundurulmamalıdır. Özellikle filmin son kısmında oldukça vurucu kısımları bir çocuğun anlayıp özümsemesi pek mümkün gözükmemektedir. Elbette ailecek izlenebilecek kalitede ve keyif verici düzeyde bir film ancak biz filme daha çok felsefik olduğunu bilerek yaklaşalım. Sonraki paragraftan itibaren “SPOILER” vermeye başlayacağım. Eğer filmi izlemediyseniz izledikten sonra tekrar bu yazıya dönmenizi tavsiye ederim. 

Filmin gemi kazasına kadar olan kısmı “Life of Pi” kitap serisinin ilk kitabına denk geliyor. Yavaş geçen bu kısım, filmin sonunda gördüğümüz Pi’nin nasıl bir hayat yaşadığını kavramamızı sağladığı için dikkatli izlenmesi gerekiyor. Yavaş olmasına rağmen, Hindistan kültürünü çok güzel aktarması ve Pi’nin erken hayatında da çevresinden farklı bir çocuk olmasıyla yaşadığı olaylar bu kısmı da oldukça izlenir yapıyor. Pi’nin gerçek anlamda gördüğü tüm dinlere inanması, hatta aynı anda birkaç dine mensup olması hem komik hem de düşündürücüydü. Her dinde farklı bir yönden huzur buluyor, her dine ayrı ayrı hayran oluyordu. Küçük bir çocuk için benzersiz bir ilgi alanı değil mi? Etkileyici sahnelerden biri de Richard Parker ile tanıştığımız sahne. Pi bu anıdan o kadar etkileniyor ki kurtulduğu gemi kazasından sonra kafasında kurduğu hayali hikayede kaplana en büyük rolü veriyor. Buraya tekrar döneceğiz. 

İkinci kısmına geliyoruz. Buraya geldiğimizde hikayeyi dinleyen yazar da tıpkı bizler gibi ilgi çekici şeyler arıyor. Hayvanlarla dolu bir Japon gemisi Kanada’ya seyahat ediyor, evet. Ancak burada yazar onu Tanrı’ya inandıracak bir şey bulamıyor “Make me believe in God”. Filmin buradan sonrası inanılmaz derecede etkileyici. Bir hikaye başlıyor: Bir çocuk zar zor batan gemiden kaçıyor ve türlü hayvanlarla bir filikada seyahat etmek zorunda kalıyor. Çocuğunu kaybetmiş bir orangutan, yaralı bir zebra, sersemlemiş bir sırtlan ve filikada birden ortaya çıkan bir kaplan. Kaplanın ilk ortaya çıkış sahnesi oldukça önemli. Sırtlan önce yaralı zebrayı sonra da orangutanı öldürmüş, gözünü çocuğa dikmişti. Çocuk da artık bıkmış ve sırtlana meydan okumaktaydı tam o sırada çocuğun altından kaplan sıçrıyor ve tek hamlede sırtlanın işini bitiriyor. Buralarda hikayemiz gerçekten fantastik bir hal alıyor. İlk kısma kıyasla oldukça fantastik ilerlemesi başta rahatsızlık verse de olayların ilgi çekiciliği, Pi’nin kaplanla tek başına yaşama çabası izleme keyfini diri tutmayı başarıyor. Buralarda önemli olan ve ilerleyen paragrafta tekrar bahsedeceğim birkaç sahne daha var. Kaplan suya indikten sonra Pi’nin canını riske atmasına rağmen onu kurtarması, çocuğun kaplanı eğitmesi, tam olarak filmin 1:40.28 anında gözüken sırtüstü yatan bir insana benzeyen ada ve Pi’nin bu adadan ayrılırken Richard Parker’ı unutmaması, son olarak da kurtulduktan sonra Richard Parker’ın arkasına bakmadan çekip gitmesi ve Pi’nin demek istediği tek şeyin “Thank you for saving my life, i love you Richard Parker – Hayatımı kurtardığın için teşekkür ederim, seni seviyorum Richard Parker” olması dikkat edilmesi gereken önemli detaylar.

Kurtulduktan sonra hikayesine inanmayan araştırmacılara başka bir hikaye anlatmasıyla şok oldum. Filmi başından beri anlatmamın tek sebebi aslında filmin son 10 dakikasında olanlar. Şimdi vereceğim detaylar olmasa film benim için fantastik, sıradan bir filmden öteye geçemezdi. Son 10 dakikada anlatılan hikaye kimileri için inanması güç olsa da aslında gerçekte yaşanan olayları anlatıyor. Başından beri izlediğimiz her şey Pi’nin kendini inandırmak istediği, kimseye zararı olmayan bir yalanla kendini kandırdığı büyük bir hayal gücünün ürünüymüş. Yazarın da tekrar ettiği gibi aşçı sırtlan, kırık bacaklı denizci zebra, çocuğunu kaybeden orangutan Pi’nin annesi (Pi’nin annesi de diğer evladı Ravi’yi kaybetti), kaplan da Pi’nin ta kendisiymiş. Hikayenin ilerleyişine bakarsak her şeyin oldukça benzer olduğunu net bir şekilde söyleyebiliyoruz. Sırtlanın zebrayı öldürüp yemesi, aynı şekilde orangutanla kavgasından sonra onu da öldürmesi ve en sonunda kaplanın tam da Pi’nin meydan okuduğu anda sıçrayıp savunma belirtisi göstermeyen sırtlanı tek hamlede öldürüp yemesi. 

Hiç de yabancı değil öyle değil mi? Gelelim alt mesajlara. Aşçının ölümünden sonra gerçek hikayede anlatılacak kayda değer bir olay olmamasına rağmen hayal gücü ürünü hikayede oldukça fazla malzememiz var. Sırayla gidelim. 

Kaplan okyanusa atlıyor ve çocuk onu kurtarıyor. Öncelikle şunu anlamak lazım ki kaplan bu hikayede Pi’nin bu olaylar bu yüzünden ortaya çıkan karanlık yüzünü temsil ediyor. Okyanusa atlaması, Pi’nin kendisiyle savaşında bu karanlık tarafını yok etmeye çalışmasını temsil ediyor. Geri dönüp tekrar kurtarması da aslında bu karanlık tarafıyla barıştığını, o tarafı olmasa kurtulmayı başaramayacağını kavradığını gösteriyor. Oldukça başarılı bir metafor değil mi? Bundan sonra göreceğimiz üzere kaplanı eğitiyor. Yani karanlık tarafıyla tamamen barışıp o tarafı sayesinde kurtulmaya çalışıyor. 

Gelelim adaya. Ada aslında tamamen hayal ürünü, gerçek hikayede eşleştirebileceğimiz herhangi bir ada falan da bulduğu yok Pi’nin. Tam anlamıyla bir metafor. Sırtüstü yatan insan detayı da muazzam bir şekilde bunu gözler önüne seriyor. Açıklayalım, teknesinde sırtüstü yatan ve yaşamaktan vazgeçen Pi şöyle düşünüyor: “Eğer bu teknede yaşamaya devam edersem yaşadığım kötü anıları unutup bunları kimseye anlatmak zorunda kalmam”. Bu adanın sabah verdiği bolluk oluyor. Ancak gece de bize şu detayı veriyor: Böyle yaşamaya devam ederse hayatı çok uzun sürmeyecek, unutulacak ve dünyaya bir katkıda bulunamadan göçüp gidecek. Bu gerçek Pi’yi çok korkutuyor ve tabii ki de Richard Parker’ı unutmadan :) adadan çekip gidiyor. Bu karar kurtulmasını sağlıyor. Kıyıya vurduğu yerde Richard Parker’ı, Pi’nin hayatından uğurluyoruz. Çünkü; Pi’nin bu yönü, bu karanlık tarafı ona ait değildi ve hiçbir zaman da olmayacaktı. Ancak görüyoruz ki Richard Parker’ın bu terk edişi sadece karanlık tarafın metaforu değildi. Richard Parker Pi’nin kurtulmasını sağlayan tüm kümülatif bilgilerin ve hayatı boyunca öğrendiği derslerin de bir metaforuydu. Sözlerinden de açıkça anlıyoruz ki kurtulmasının en büyük sebebi de babasından aldığı derslerdi. Ancak kendisine teşekkür de edemedi, veda da edemedi. Tam kurtulduğu noktada babasını kaybetmenin verdiği acıyı en derinden hissetti.

Filmden bir hayat dersi falan çıkarmaya çalışmayacağım. Herkes kendine gereken çıkarımı yapacaktır. Ben sadece şunu belirteyim ki, kesinlikle beni etkileyen ve arkasındaki zekaya hayran olmamı sağlayan bir başyapıttı. Bu analiz de umarım okuyan herkese faydalı olmuştur. Başka bir yazıda görüşmek üzere.

 
 
 
 

Etiketler sinema
Yorumlar
Kalan Karakter 800