Hayatı Okumak
Çok severim okumayı. Okumayı (ve biraz da yazmayı) öğrendikten sonra öyle bir dalmıştım ki kitapların içine... Rus klasiklerini ilk birkaç senede, Batı klasiklerini ise daha kısa bir sürede bitirip henüz ortaokula geçmeden mitolojiye ve Türk halk destanlarına sarmıştım.
Oyun parkında geçmesi gereken zamanlarımı Beyazıt Kütüphanesi'nde ve Vakıflar'da harcadım. Abim benden bile beterdir. :)
Kandan mı, genetik mi bilmiyorum, ikimiz de çok hızlı okuruz. Şimdilerde o kadar iyi yapamıyorum bunu, karışıyor, ama zihnimin esnek olduğu yaşlarda kelimeleri değil paragrafları tarardım. Sonraları bununla ilgili kurslar da çıkmaya başladı. Çok faydalıdır, herkese tavsiye edebilirim.
Yaşım ilerledikçe yavaşladımsa da ilgim diri kalmayı başardı. Hala haftada en az 4 - 5 kitap satın alıyorum. Üçünü stokluyorum, birini bitiriyorum. Stoktakileri de ara sıra raftan çekip sonuna veya ortasına mutlaka bir göz atıyorum. Ressamların biyografileri, sanat tarihi, antika eserler, dağlar, denizler, gerçek cinayet hikayeleri, liderlerin otobiyografileri, uzak coğrafyalar, o coğrafyalardan çıkan masallar... Her şeye büyük bir ilgim var. Bizim kuşağın insanları gazete kağıdından yapılan leblebi külahlarını bile okurdu. O güzel kuşaktan olduğum için kendimi şanslı sayıyorum.
Bunları şunun için yazdım. Şu cümleyi ciddiye almanız için: Gerçekleri ve saçmalıkları bir bakışta ayırabiliyorum —yoğun okuma alışkanlığının kaçınılmaz getirisidir.
Öğrenmek isterseniz öğrenirsiniz. Bilmek isterseniz, bulmak isterseniz ikisini de yapabilirsiniz. Yeter ki ucunu bırakmayın. Zihninize duvarlar çekmeyin. Hiçbir alanda kendinizi boş bırakmayın ki o boşluklar yalanlarla, dolanlarla manipüle edilemesin. Çocuklarıma hep bunu öğrettim.
Son 20 senede okuma mesaimin bir hayli büyük bölümünü gıdaya, sağlığa, beslenmeye verdim. Gelenekten gelen bir mutfak bilincinin çıpasına tutunarak mutfak üzerine yeni icatlar, beslenme üzerine yeni mucitler, trend olan diyetler, bu diyetlerin trend ettiği ürünler, epeyce ciddi analizler, süreli yayınlar, makaleler, birincil kaynaklar filan derken gözlerimi heba ettim. Vardığım yer bunların incir kabuğunu doldurmadığı sonucu oldu.
Eğer siz 5 sayısını görmek isterseniz, saplandığınızda onu her yerde görebilirsiniz. Kafanızda "şu zararlıdır" gibi sabit bir fikirle giderseniz (veya birileri cüzdanınıza küçük dokunuşlar yapıp gitmenizi isterse) o şeyin zararlı olduğu yönünde binlerce veriye ulaşabilirsiniz. Tam karşısında aslında o şeyin yararlı olduğunu gösteren on binlerce veri de vardır, ama kafanızı oraya çevirmezseniz ve elbette görmezsiniz. Görmeyi istemezsiniz. Çünkü kurulmuş anlatınızı bozarlar. Son yirmi senede karşılaştığım manipülasyon denizleri gösteriyor ki fena haldeki çıkarlarınızı bozarlar.
Yazılanları, öne çıkarılanları, ısrarla reklamı yapılanları, moda olup ilk rüzgarla savrulanları üst üste koyduğunuzda hiçbir şey çıkmıyor. Altından bir tane kibrit çöpü çektiğinizde hepsi yıkılıyor, kayboluyor. Beslenmenin oldukça geleneksel, şu anki haliyle 10.000 koca seneye dayanan bir geçmişi mevcut ve bu 10.000 senede yaşamış milyonlarca uzak akrabamızın akıl edemediği şeyi Amerikalı #1 diyetisyen Dr. Steven'in akıl etmesi, "keşfetmesi", iddia etmesi ve milyonlarca yol denemiş bu milyonlarca insanı "Salaktı hepsi bilemediler" diyerek gömmesi bana çok cahilce geliyor.
Baktığında öyle cahil insanlar da değiller bunlar. O halde akla sadece çıkar geliyor. O çerçeveden bakınca da gerisi kolayca geliyor.
Her yeni diyetin arkasından, piyasayı bu yeni diyete uygun ürünler ve ambalajlar sarıyor. Türkiye periferidir, bu işlerin asıl merkezi olan ABD'de; "Reklamını gördüğün paketleri satın al, onları birbirine karıştır ve ye" şeklinde özetlenebilecek şahane son moda beslenmenin sonuçları istatistiklere feci şekilde yansıyor. Ortalama yaşam sürelerine değil doğru düzgün yaşam, yani faal - aktif - sağlıklı yaşam sürelerine baktığınız zaman bu ülkenin halkı maalesef ki çok kötü bir noktada duruyor. - Yaşamdan kopmuş halde ölümü bekledikleri +20 sene konunun dışındadır.
Herkesin beslenme uzmanı olduğu, tüm piyasayı "sağlıklı" gıdaların doldurduğu, bütün ürünlerin tarım ilacı kullanılmaksızın, atalık tohumlarla üretildiği ve "Sayfamızda görebilirsiniz efendim" analizleriyle bunun belgelendiği (!) ülkemizde de iş farklı gitmiyor. Oysa durum tersi olmalıydı? Yağdan bala, sirkeden suya her şeyin madalyalandığı gıda sektörün somut getirileri toplumun sağlığını tehdit eder hale geldi.
Uzman hekimlerimiz bu toplumun sağlığı için canlarını dişlerine takmış halde, (nedense çıkmak için para ödedikleri) sabah kuşağı kameralarının önünde bir sabah hayatınızda hiç duymadığınız bir bakliyatı, ertesi sabah ithalatı henüz başlamış bir meyveyi övüyor. Televizyon dizilerinin yemek ve mutfak sahnelerinde sponsorlu ürünler oyunculardan daha fazla görünüyor. Adil gözükmek için belgesel kılığına giren reklamlar çekiliyor. Sosyal medya zaten curcuna, herkes uzman, herkes bilirkişi, bilen kişi... Üstüne yazılan diyetler... "Şunu hayatınızdan çıkartın. Hemen. Şimdi."
İlginç bir şey söyleyeyim. Bütün bu diyetlerde güvenilir, bilimsel, ciddiye alınır tek bir sonuç bile göremezsiniz.
"Şu grup tam olarak önerdiğimiz şekilde beslendi, kontrol grubu ise öyle beslenmedi, işte 20 senelik çalışmanın karşılaştırmalı neticesi..."
Sıfır.
"Uzmanların" ve "asistanların" başından beri takip ettiğim, izlediğim, danışanlarına verdikleri kağıtları okuduğum yol ve yöntemleri de koca bir sıfır. Sürekli yeni bir şey yumurtlayan Amerikan kalp derneği, yok Avrupa sağlıklı çocuklar derneği, bilmemne otizm derneği, bağımlı araştırmaları, yumurtadan kahvaltı gevreğine, margarinden kanolaya sürekli yeni bir şey keşfetmiş gibi koro halinde övgüye başlamaları da bundan farklı değil.
Çok yakın örnek olarak "yüksek polifenollü" zeytinyağı derim. Elinden tutan mı var, ölçen ve ölçebilen mi var? Yok benimki şöyle, yok benimki böyle diye ambalajların üzeri üç haftada atmasyon rakamlarla bezendi. Yüksek polifenolsüz zeytinyağı diye bir şey kalmayınca sanırım o da bitti.
Sıradaki? Aktif peptitli peynir. Yüksek fenolikli bal. Emin olun hepsi çıkacaktır. Saçmalığın sonu yok.
Benim ise, kendi sazımdan söylersem, bu emeği paylaşan aileye, kişiye, yararlanıcıya karşı bir sorumluluğum var. Kapsamlı bir sorumluluk.
Eli yüzü düzgün, fiyatı makul, temiz su ve temiz toprakta yetişmiş, tarım ilacı kullanılmamış, doğal ilaçların - kireç ve kükürtün ötesine geçilmemiş, tohumdan rafa kadar mümkün olan tek elde kalmış, el değiştirmemiş, onlarca işlemden - makineden geçmemiş, katkı görmemiş ürünleri, yani yararlanıcıların evlerinde pişireceği yemeğin malzemesini, sebzesini, meyvesini, bakliyatını, sütünü, yoğurdunu sağlamak.
Karşılıklı kurulmuş güvenle, nezaketle, özenle ve dikkatle devam ettirebildiğimizi sandığım bu sistemin anahtar noktası sizdeki geri dönüşler... Sizin çeşitli zamanlarda mukayese ettiğiniz ürünler ve farkı fark edebilmeniz. Çok ciddi bir bilince sahip olmanız ve uzun vadede metabolizmanızdaki sakin ama emin katkıyı gözlemlemeniz. Gerisi hikayedir, gerisi laf-ı güzaftır, gerisi avamlıktır.
Ucuz insanların ucuz pazarlama yöntemleri sizi şaşırtmasın. Beslenme öyle çok da karışık, kompleks bir şey değildir.
Annenize sorun, o ne derse onu dinleyin.
Sevgiler, iyi tatiller...
Pınar