Köşe Yazıları

Algoritmaların Adalet Anlayışı Var mı?

Adalet dendiğinde aklımıza çoğu zaman mahkeme salonları, kanun metinleri ve hâkim kürsüleri gelir. Oysa farkında olsak da olmasak da hayatımızın birçok alanında kararlarımız bugün algoritmaların etkisi altında şekilleniyor.

Bankadan kredi alıp alamayacağımız, bir iş başvurusunda ön elemeyi geçip geçemeyeceğimiz, sosyal medyada hangi içeriklerle karşılaşacağımız ve hatta bazı ülkelerde suç işleme riskine ilişkin değerlendirmeler dahi yapay zekâ sistemleri tarafından yapılabiliyor.

Bu gelişmeler hukuk dünyasının da kapısını çalmış durumda. Dünyanın birçok ülkesinde yapay zekâ destekli sistemler yargı süreçlerinde yardımcı araç olarak kullanılmaya başlanırken Türkiye'de de Adalet Bakanlığı'nın yargı hizmetlerinde yapay zekâ destekli uygulamaları hayata geçirmeye yönelik çalışmaları, hukuk ve teknoloji arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesini zorunlu kılıyor.

Peki, bütün bu gelişmeler bizi kaçınılmaz bir soruyla karşı karşıya bırakıyor: Algoritmaların gerçekten bir adalet anlayışı olabilir mi?

İlk bakışta cevap "evet" gibi görünebilir. Çünkü algoritmalar tutarlıdır. Aynı verilerle karşılaştıklarında aynı sonucu üretir; insanların aksine yorgunluk, öfke, sempati ya da önyargı gibi duygusal etkiler altında kalmadıkları düşünülür. Bu nedenle birçok kişi yapay zekânın insanlardan daha tarafsız karar verebileceğini savunmaktadır.

Ancak mesele bu kadar basit değildir.

Çünkü hukuk yalnızca kuralların mekanik biçimde uygulanmasından ibaret değildir. Bir hâkim önündeki dosyayı değerlendirirken sadece kanun maddelerine bakmaz; olayın oluş şekli, tarafların durumu, hakkaniyet ilkesi ve somut olayın kendine özgü koşullarını da dikkate alır.

Algoritmalar ise sahip oldukları veriler kadar güçlüdür. Onları eğiten veriler eksik veya önyargılıysa, ortaya çıkan sonuçlar da aynı eksiklikleri ve önyargıları taşıyacaktır.

Bununla birlikte yapay zekânın hukuk alanında önemli katkılar sağlayabileceği de inkâr edilemez. Milyonlarca sayfalık içtihadın saniyeler içinde analiz edilmesi, benzer kararların tespit edilmesi, dosyaların sınıflandırılması ve yargı süreçlerinin hızlandırılması bakımından yapay zekâ önemli bir yardımcı olabilir.

Nitekim Türkiye'de de Adalet Bakanlığı'nın dijital dönüşüm vizyonu kapsamında yapay zekâ destekli uygulamalar üzerinde çalışmalar yürütülüyor. Bu çalışmaların temel amacı yargı hizmetlerini daha hızlı, daha erişilebilir ve daha verimli hâle getirmektir.

Fakat burada ince bir çizgi vardır. Yargılama faaliyeti yalnızca bilgiye ulaşmak değildir, bilgiyi değerlendirmek, gerekçelendirmek ve insan hayatına dokunan sonuçlar doğuran kararlar vermektir.

Belki de hukuk ile teknoloji arasındaki en temel fark burada ortaya çıkmaktadır. Algoritmalar eşit davranabilir, ama adalet her zaman eşit davranmak değildir. Bazen adalet farklı olanı görebilmeyi, bazen de kural ile hakkaniyet arasında hassas bir denge kurabilmeyi gerektirir.

Bu nedenle geleceğin yargısında yapay zekânın hâkimlerin yerini alıp almayacağını tartışmaktan çok yapay zekânın hukuki muhakemeyi güçlendiren, şeffaflığı artıran ve yargının etkinliğini destekleyen bir araç olarak hangi sınırlar içinde kullanılacağını konuşmamız gerektiğine inanıyorum.

Sonuç olarak algoritmalar karar üretebilir, ne var ki adalet yalnızca doğru sonuca ulaşmak değildir. Adalet, aynı zamanda o sonuca hangi gerekçeyle ulaşıldığını, bireyin dinlenildiğini hissetmesini ve her somut olayın kendi özellikleri içinde değerlendirilmesini gerektirir.

Belki de bugün sormamız gereken soru, algoritmaların adalet anlayışına sahip olup olmadığı değildir. Asıl soru şudur:

Teknolojiyi adaletin hizmetine sunarken, adaletin özünü oluşturan insan unsurunu koruyabilecek miyiz?