Hukukun Sessizliği ile Toplumun Gürültüsü Arasında
Antik Yunan'da adalet tanrıçası Themis gözleri bağlı tasvir edilir. Bunun nedeni gerçeği görememesi değil, karşısındakinin kim olduğuna, ne kadar güçlü olduğuna ya da toplumun o kişi hakkında ne düşündüğüne bakmaksızın karar vermesi gerektiğine duyulan inançtır.
Themis'in terazisi delili, kılıcı hukuku temsil eder.
Belki de bugün en çok hatırlamamız gereken simge budur. Çünkü içinde yaşadığımız çağda mahkemelerden önce sosyal medya konuşuyor. Bir gösteri, bir cümle, bir paylaşım ya da birkaç saniyelik bir görüntü milyonlarca insana ulaşıyor. Henüz hukuki süreç tamamlanmadan kamuoyu kendi kanaatini oluşturuyor. Son dönemde Türk Dil Kurumu'nun gündeme taşıdığı "dijital vicdan" kavramı da bu kolektif yargılama refleksini anlatmak için dikkat çekici bir ifade. Ancak dijital vicdanın verdiği hüküm ile hukukun vereceği karar aynı zeminde değerlendirilemez.
17. yüzyılda modern uluslararası hukukun kurucularından kabul edilen Hugo Grotius, hukukun meşruiyetini aklın ve adaletin evrensel ilkelerinde arıyordu. Ona göre hukuk ancak insan onurunu esas alan ortak değerlerle hayat bulabilirdi. Aradan geçen yüzyıllara rağmen bu düşünce, hukuk devletinin temel taşlarından biri olmayı sürdürüyor.
Bir yüzyıl sonra Montesquieu, özgürlüğü yalnızca bireyin hareket alanı olarak değil, devletin gücünün hukukla sınırlandırılması olarak tanımladı. Ona göre özgürlük, herkesin dilediğini yapabilmesi değil, hukukun güvence altına aldığı sınırlar içinde yaşayabilmesidir. Çünkü hukuk devletinde asıl güvence devletin her müdahaleyi yapabilmesi değil, yalnızca gerçekten gerekli olan müdahaleleri yapabilmesidir.
İfade özgürlüğü de bu güvencelerin en hassas olanlarından biridir. Demokratik toplumlarda ifade özgürlüğü yalnızca kabul gören düşünceleri değil, rahatsız eden, eleştirilen ve sert bulunan ifadeleri de belirli ölçüde koruma altına alır. Çünkü ifade özgürlüğü en çok toplumun oybirliğiyle benimsediği düşünceler için değil, tartışmalı, rahatsız edici ve çoğunluğun hoşuna gitmeyen ifadeler karşısında anlam kazanır. Aksi hâlde korunan şey özgürlük değil, yalnızca çoğunluğun onayladığı düşünceler olur.
Elbette hiçbir hak mutlak değildir. Nefret söylemi, şiddete açık çağrı veya kanunun açıkça suç olarak düzenlediği fiiller hukuk düzeninin denetim alanındadır. Ancak burada sorulması gereken temel soru şudur: Ceza hukuku gerçekten başvurulacak ilk araç mıdır?
Bu soruya iki buçuk asır önce Cesare Beccaria, Suçlar ve Cezalar Üzerine adlı eserinde dikkat çekici bir cevap vermişti. Beccaria'ya göre devletin cezalandırma yetkisi, ancak zorunlu olduğu ölçüde meşrudur; ceza ise bir öfke aracı değil, toplumsal düzeni korumaya yönelik son çare olmalıdır. Bugün ceza hukukunda kabul gören "ultima ratio" ilkesi büyük ölçüde bu düşüncenin mirasıdır. Ceza hukuku, toplumsal öfkenin ilk değil, hukuki zorunluluğun son başvuru yolu olmalıdır.
Bu nedenle tutuklama da bir yaptırım değil, istisnai bir koruma tedbiridir. Tutuklama, kaçma şüphesi, delilleri karartma ihtimali veya kanunun öngördüğü diğer şartların varlığı hâlinde başvurulabilecek geçici bir tedbirdir. Aksi hâlde yargılama süreci farkında olmadan cezalandırma işlevi üstlenebilir ve masumiyet karinesinin özü zedelenebilir. Hukuk devletini güçlü kılan tutuklamanın kolay uygulanması değil, gerçekten zorunlu olmadığı sürece kişi özgürlüğünün korunmasıdır.
Toplum olarak zaman zaman hukuktan hızlı refleks göstermesini bekliyoruz. Oysa hukuk, hızdan önce isabeti aramak zorundadır. Sosyal medya saniyeler içinde hüküm verebilir; kamuoyu kısa sürede ortak bir kanaate ulaşabilir. Ancak mahkemelerin görevi kanaatleri değil, delilleri değerlendirmektir. Popüler görüşlerin değil, hukuki ilkelerin rehberliğinde hareket edebildiği ölçüde hukuk devleti niteliği korunabilir.
Bugün tartışılan olay yarın unutulacaktır. Ancak o olay üzerinden verilen hukuki mesaj uzun yıllar etkisini sürdürebilir. Hukuk, gündemin ritmine göre değil, ilkelerin istikrarıyla yaşar. Grotius'un hukuk anlayışından Montesquieu'nun özgürlük düşüncesine, Beccaria'nın ceza adaletine uzanan ortak çizgi bize aynı gerçeği hatırlatır: Hukukun değeri, en çok tartışmaların yoğunlaştığı, duyguların yükseldiği ve kamuoyunun tek ses hâline geldiği zamanlarda ortaya çıkar.
Bu nedenle kişilerden bağımsız olarak şu soruyu sormakta fayda var: Temel hak ve özgürlüklere yapılan her müdahale gerçekten gerekli, ölçülü ve hukuken zorunlu mu? Bu soruya verilecek cevap yalnızca bugünü değil, yarının hukuk anlayışını da şekillendirecektir.
Belki de Themis'in bağlı gözleri bize bugün de aynı şeyi hatırlatıyor: Adalet, kalabalığın alkışını ya da öfkesini değil, hukukun terazisini esas aldığında gerçek anlamını bulur. Hukukun sessizliği bazen toplumun gürültüsünden daha güçlüdür, çünkü hukuk sesini ilkelerden alır.