Sizden Gelenler

Tecrübe: Pınar Kaftancıoğlu yazdı

"...Daima babaannemin aktardıklarını, annemin yaşanmışlıklarını izledim. Yapılacak en doğru şeydi..."

Geleneksel sözünü ben çok sık kullanıyorum. Yaptığım işte de daima bu kavramın içini doldurmayı tercih ediyorum. Tarım, hayvancılık, gıda, özünde insan sağlığı... Kuantum fiziğiyle uğraşsam elbette yolum farklı olurdu ancak alanınız çok temel bir şey ise, yani beslenme ise yeniliğe değil geçmişe, olabilecek en saf hallere varmayı amaç edinmeniz gerekiyor. Çünkü bu alanda 'yenilik' diye lanse edilen ne varsa çöp olduğu, ne varsa sadece birer 'marketing cinliği' olduğu er ya da geç ortaya çıkıyor.

"Öyle değil" diyenler, kadrolu uzmanlar (...ve aç - kapa dernekler, vakıflar vs.) daima dört yanda çıkıp konuşuyor. Rüzgar değişiyor aksini konuşuyor, bir rüzgar daha ve hepsi birbirini yalanlamaya başlıyor filan. Hangisi doğru, hangisi gerçek, insan tabii şaşalıyor.

Bütün bunların içinde ve bir hayli merkezinde olduğum için olanı biteni gayet iyi anlayabiliyorum. Bir başka boyuttan da görebiliyorum. Şuna varmak istiyorum: Ninen ne derse odur. Annen ne görmüş ve ne öğrenmişse %99.9 doğrudur. Süzülen bilgi ninenin ninesinden gelmişse tartışmaya bile yer yoktur.

Özellikle şehirlere uzaksa aile geçmişiniz, kırsala dayanıyorsa, size aktarılan her bilgiye kıymet verin ve yeni geleceğe aktarmak için daima çaba gösterin. Defterleri temize çekin, tarifleri, terkipleri, geçmişten ne geldiyse size... Sözlü aktarımları yazıya geçirin.

Size bunları aktaran kuşaklar, nineniz, onun ninesi, tanınmayan fakat sözleri dilden dile aktarılan onun altı kuşak öncesi... Bunların her biri doğayı ve şartları paylaştıkları tüm canlıları büyük bir ciddiyetle izlemişler. İçgüdüsel sağaltım yöntemleri görmüşler, kendilerinde denenişler, kuşaklar boyu süzgeçten geçirmişler. Bugüne hasarsız gelen her bilgi defalarca sınanmış, kuşaklarca sınanmış ve daima galip çıkmış. "Haklı" çıkmış. Düşünün derim.

Kolesterol, şeker, yağ, tuz, buğday... Her biri üzerine dönen sonsuz tartışmaları evet, ben de takip ettim. Hatta bunları takip etmenin ömrümün 3/4'ünü rahatça yediğini söyleyebilirim. Bir dönem göklere çıkarılan şey için bir zaman geçti "Aman aman..." dendi. Sonra biraz daha zaman geçti ve hop, yeniden "Aman ne şahanedir o" haline geldi.

Daima babaannemin aktardıklarını, annemin yaşanmışlıklarını izledim.

Yapılacak en doğru şeydi.

Hayatlar tabii film şeridi gibi... Annem kısmen öyledir, babaannem ise yaşam mücadelesinde çekilebilecek her çileyi çekmiş ve ayakta dimdik kalmayı becermiş bir kadındır. 110'a kadar yaşadı ve anlatmıştım bir ara, saçma sapan bir olayla bu dünyadan ayrıldı. Yani yaşasa daha da yaşardı. Bu kadın yeni dönemin hiçbir hastalığına hiçbir zaman yakalanmadı, hücresel bazda hiçbir dejenerasyona uğramadı, hafızamdaki görüntüsü tepemizde kanatlarını açmış koca bir kartal... Öylesine sağlamdı.

Minicik bir kız çocuğu olarak yaz tatillerinde şaşmaz şekilde gönderildim yanına. Kars'ta, Saskara'da, ebemin (babaannemin) ve tüm köyün, kadınların, karınları ağrıdıklarında pişmiş soğan ile, elleri kesildiğinde tuz ile, ciğerleri dolduğunda yere yatıp patır patır sırta vurma ile, parmağı boğaza sokup bademcik taşlarını çıt diye çıkarmaları ile yüzlerce kez karşılaştım. Çaresizliğin doğurduğu çarelerin hepsini görüp yaşadım. "İyi ki" diyorum.

Ahırdaki hayvan nasıl sağaltılır, malın - davarın dayanıklılığı nasıl arttırılır, ye yedirilir / içilir, sıra sana sonra gelir, ne yenilir, ne içilir...

Uzun bir konu bu, belki de sistemli şekilde toparlamam lazım. Niçin böyle bir giriş yaptım ben onu anlatayım. Perşembe sabahıydı, yatakta kulaklarım alev almış halde uyandım. Kaburgalarımda ağrı, bacaklarım aynı, ayaklarımda sanki bütün gece falakaya yatırılmışım gibi bir sızı. "Eyvah şu yeni griplerden" filan düşünürken kendimi banyoya attım. Yüzümü yıkarken arka arkaya hapşırma krizleri, o ara kendi kendimle evvelki gün gereksizce kalabalığa girdiğim için hesaplaşma. Aksi gibi yapacak çok da fazla işim vardı. Fakat maalesef "Ayakta atlatsam keşke..." şeklinde evrene gönderdiğim mesajlar karşılık bulmadı. Ateşten dudaklarım çatladı. İnleme sesleri de efekt olarak eklenince iki saat geçmeden paçavraya döndüm.

Anam - babam usulü ne varsa sıraya koyup yapayım dedim. Yaptım. 48 saat geçmedi, bu yazıyı yazdığım Cumartesi sabahı sapasağlam halde ayağa kalkmayı başardım. Dedim, mutlaka aktarmalıyım...

Çok sevdiğim - ama en sevdiğim - çorbalardan biri olan ezogelini düdüklüye atarak başlamıştım. O pişerken, çok sıcak, bol buharlı bir banyo yaptım ve alev alev yanan yüzümü nemlendirip yağladım. Çok tanıdık tertemiz hissiyat eşliğinde kalın çorap, eşofman, terlik, hırka vesaire... tam tekmil giyinip kuşandım. Kendime moral ve motivasyon verdim. Hani yapılacaklar belli işte, tık tık ilerleyip atlatacağım.

Boğazıma kolonya - karabiber tülbenti sardım. Burnuma da tuzlu su derken düdüklüyü açtım, koca kase ezogelini kaseye koydum, bir kaşık pul biber, bir limonun suyu, biraz da sirke ile sıcak sıcak içtim. İçtikçe ter bastı ama ben durmadım.

Çorbayı bastırmak için bir dilim ekmek biraz da peynir -ki bu şart değil, benim obur karakterimden ama insana moraldir neticede... Sonrasında da bir meyve kürü yaptım. Dondurucuda hep olur bende, eve giren, süresinde yenilmeyen bütün meyveler kırık kırpık poşetlere doldurulur. Bunlardan bir poşet çıktı, blendera attım, biraz da zencefil rendeledim içine. Sonra da yün Siirt battaniyesi altına girdim, bir yandan bunu içip bir yandan da film izleyerek uyku moduna geçtim.

Akşam saatlerinde yataktan kalktım, yine bende ara ara yapılıp dondurulan sakatat çorbalarından birini çıkarıp ısıttım. Buna acı biber, sirke, sarımsak, limon... Bir kez daha feci ter bastı ama dayandım. Bitirir bitirmez tekrar battaniyenin altına girip tam uykuya geçtim. Sabah uyandım, ateş düşmüş.

Önceki günü aşağı yukarı tekrar ettim. Yumurta ekledim, serin bir kase yoğurt ekledim, bağışıklık sistemi devreye kuvvetli girdi ve rahat bir geceden sonra uykudan uyanıp hastalığı tamamen yenmeyi becerdim. 48 saat.

İlaç içmedim, serum taktırmaya gitmedim, gayet açık grip teşhisi ile hastaneyi ve doktorları meşgul etmeyi uygun görmedim. Atadan neneden ne gördüysem onların faydasını (ve zararlı hiçbir şey yememiş tombik ama sağlıklı bedenimin faydasını) gördüm diyebilirim. İçki yok, sigara yok, meşrubat yol, ıvır - zıvır junk food yok, paketli ürün yok, yediğim her şeyin ölçüsü fazla ama içerik daima gerçek. Bir sonraki salgına da ve bir sonrakine de hazır olduğuma kanaat getirdim.

Neden bunu böyle çok önemli bir şeymiş gibi yazdım, onu da anlatayım.

Elli beşi geride bıraktığım bu yeni dönemde, çocuklarıma verebileceğim en makul hediyenin sağlıklı ve kendi kendine yetebilen anneleri olduğunu düşünüyorum. Aklımın bir köşesinde daima bunu tutuyorum. Bir evi temelden sallayan şeyin, hiçbir aile üyesinin ağzında tat bırakmayan şeyin aile büyüklerinin yaşadığı sağlık sorunları olduğunu iyi biliyorum. Bugün orta - sert bir griple 48 saatte başa çıkabilmiş olmak önüme çıkabilecek daha ağır işler hakkında fikir veriyor. Savunma sistemimde durum nedir, bilgi veriyor.

Dostlarım, yoldaşlarım,

...yapacağınız şey geçmişe, ana - babanıza ve geleneksele kulak vermektir. Bereketli tencere yemekleri pişirip yemektir. Sizi zehirleyen, gerçekten berbat içerikli saçma sapan yiyeceklere, abur cubura, junk food'a, gelir geçer marketing olaylarına, günün modalarına kapıyı kapalı tutmasını bilmektir.

En sağlıklı peynir lor peyniridir. Sütü alırsınız, kestirirsiniz, sofraya koyarsınız. Bunun altında kalan suyu da un ile karıştırıp ekmek yaparsınız. Yapın. Konu et ise gıda değeri en yüksek parçaların kemikli bölümler ve kuyruk yağı olduğunu aklınızdan çıkarmayın. En sağlıklı çorbalar da işe yaramaz görülen kemiklerle pişirilen çorbalardır.

...bunun yanında tabii kartol. çocukların çaydan tuttuğu alabalıklar, hafızamdaki Kars...

Komik ama, komik de değil aslında, babaannemin onca yokluk ve yoksulluk içinde daima ulaşabildiği altı kalem gıdaya, tüm o yoksulluğun sigortası olan suya ve havaya ulaşmak bugün her sınıftan insan için bir cennet tasviri, bir rüya...

Babam portakalı ilk kez 20 yaşındayken görmüş. Öylesine etkilenmiş ki "Altın top" diye bir öykü yazmış üzerine. Bilinir de epeyce.

Onun dünyasından, hepinize, herkese bin selam ile...