Kültür-Sanat

Yapay Zekâ ve İnsanlar

Geçen devre içinde varoluş sebebi olan ‘farkındalığının’ farkında bile olamadı insan, ama ‘yapay zekayı’ gündeme taşımasını bildi. Artık insanın macerası ve çatışması yarattığı bu yapaylıkla olacak. Öylesine bir yapaylık ki bu yakın bir gelecekte ‘asal’ olacak ve kıyamet de bundan sonra kopacak.

"Fişini çekerim, olur biter" diyecek kadar basit bir iş değil bu. İnsan yarattığının kölesi olacak.

Cin şişeden çıkmıştır bir kez, onu tekrar şişeye sokmak mümkün olmayacak. Giderek o asıl, insanlar suret olacak.

Bacon’ın söylediği gibi ‘bilgi güçtür’. Bilgisayar dedik, ama makine sadece saymakla kalmadı. Elimizin ulağı dediğimiz şeyin ulağı olacağız.

İnsanlık bugünkü bilgi seviyesine yüz binlerce yılda ulaştı. Bilgi bilginin anası olarak bilgi ile çoğaldı ve insan da dâhil olmak üzere etrafındaki her şeyi değiştirdi.

Yapay zekâ tıpkı insan gibi bilgiyi bilgiyle işleyerek çoğalmakta ve yeni bilgi kalıpları oluşturmaktadır. En önemlisi de bunu elektrik hızıyla yapmaktadır.

Ve ‘kemiyet, keyfiyeti değiştirir’. Buna insan kas sistemi ve insan biyolojisi mukavemet edemez.

İnsanın yarını uzay ve yıldızlar arasında olacaktır, ama bu insan sınırlı biyolojik varlığı ve tutkulu düşünce yapısıyla malul bulunan günümüz insanı olmayacaktır.

Bir hikâyecik;

"YAPAY ZEKÂYA SORALIM!"

Otobüsteyim. İstanbul’dan Balıkesir’e dönüyorum. Otobüs zamanında kalktı. Pek dolu sayılmaz. Ortalık yerde dolanan sekiz dokuz yaşlarındaki çocuğun dışında herkes yerli yerinde.

Anne çocuğa sahip çıkamıyor; çocuk durduğu yerde kıpır kıpır, yerinde durmuyor. Annesinin saçına başına saldırıyor; ortalık yerde koltukların üzerinde dolaşmak istiyor. Kadın ağlamaklı bir sesle yalvarıyor çocuğa, “yapma” diyor. “Dün geceden beri beni perişan ettin.”

Çocuk çığlık çığlığa oturduğu koltuğun kemerini zorluyor ve açıyor. Kendisini anasının üzerinden aşağı koltukların arasındaki koridora atıyor. İnsanların oturduğu koltuklara çıkmaya çalışıyor, durmadan ağlıyor, bağırıp çağırıyor, hatta insanlara saldırıyor. İnsanlar bizar olmuş durumda, aralarında homurdanmalar başlıyor.

Ben de aynı duygular içinde oluyor, 'şuna bir görüneyim' diyorum. Çocuğa yüksek tondan ve buyurgan bir sesle, “Otur bakayım yerine, şimdi seni polise veririm!” Çocuk bir an duralıyor, tuhaf tuhaf yüzüme bakıyor. Deli deli bakışları var. Sağlıklı bir çocuk değil. Annesi de pek sağlıklı görünmüyor.

Bu kez bağırdığıma üzülüyorum; alttan alıp sesimi yumuşatıyorum; “Bak, ayıp oluyor, senin gibi güzel bir çocuğa yakışmıyor bu.”

Çocuk bana kös kös bakıyor, tınmıyor bile. Sonrasında başını çevirerek ağlayıp bağırmaya devam ediyor. Bu arada yolcuları kontrol eden servis hizmetlisi yanı başımda bitiveriyor. Hizmetliye adımı söylemeden önce, “N'olacak bu çocuk?” diye sorası oluyorum. Hizmetli pişkin bir şekilde beni yanıtlıyor; “Otobüsten atalım mı?” Bu cevap karşısında hiçbir şey düşünemez ve söyleyemez oluyorum.

Çocuk hırçınlığına devam ediyor, annesi de Tanrı’dan yardım diliyor. “Seni tez zamanda elimden alsın” diyor.

Bu kez, hemen önde oturan orta yaşta bir yolcu ayağa fırlıyor, “Yetti ulan!" diye haykırıyor çocuğa. “Kes sesini, senin kulaklarını keserim, dişlerini avucuna dökerim. Bıçağımı çıkarttırma bana! Hadi bakalım, bağır da göreyim seni.”

Çocuk tırsıyor, sesi soluğu kesiliyor, annesinin kucağına sığınıyor. 'Meğer bu dilden anlıyormuş çocuk' diyorum, kendi kendime.

Ancak bir müddet sonra bunun da havı geçiyor. Çocuk tekrar başlıyor kıvranmaya, koltuklara tırmanarak bağırıp çığırmaya.

Daha uzun bir yolumuz var. Bu şekilde daha da uzuyor yolculuk, katlanılmaz oluyor. Hemen bütün yolcular aynı sıkıntıyı yaşıyor. Kimi diş gıcırdatıyor kimi ‘la havle’ çekiyor...

Nereden aklına geldiyse orta sıralarda oturan bir genç,  “Tamam şimdi buldum!” diyerek ayağa fırlıyor ve tutkulu bir sesle, ‘yapay zekâya’ soralım diyor. Bütün yolcuların bakışları bir anda gencin elindeki mobil telefona odaklanıyor ve meraklı bakışlarla insanlar birbirlerine bakınıyorlar. Kimisi bıyık altından gülerken yaşlı yolcular “yok artık” diyor. Yaşı daha genç olanlar ise falanca firmanınki daha iyi diyerekten yapay zekâların cinsini, cibilliyetini ortaya döküyorlar. Ancak herkes merak içinde: Yapay zekâ acaba bu çocuk için ne diyebilir, sorunu nasıl halledebilir? Çocuk anasına sığınmış şaşkın gözlerle etrafa bakınıyor; anne, 'acaba çocuğuma bir şeyler olur mu?' diyerekten gencin elindeki telefona korkulu gözlerle bakıyor.

Bu sırada ani ve acı bir fren sesinin ardından hepimiz bir yerlere savruluyoruz. Gencin elindeki telefon havada uçarken kendisi koltukların arasındaki koridora kapaklanıyor. Otobüs şoförünün tırı sollayan minibüsün karşısında ustalıklı manevrasıyla şarampole yuvarlanmaktan son anda kurtuluyoruz.

Şoför otobüsü bir kenara çekiyor, "Verilmiş sadakamız varmış" diyerekten insanları teselli ediyor. Eller yüzler yıkanıyor, sular şerbetler içiliyor ve eller gökyüzüne kalkıyor. Çocuğun çığlıkları ve yapay zekâ fantezisi bir anda unutuluyor. İnsanlar Tanrı’ya yöneliyor ve ona sığınıyor.

Şubat 2026, Ören/ Balıkesir