Kültür-Sanat

Günübirlik Hayatlar: Ölüm Üzerine Değil, Nasıl Yaşanacağı Üzerine Bir Kitap

“Hepimiz günübirlik hayatlarız; hatırlayanın, hatırlanandan farkı yok. Hepsi geçici. Hem anılar hem de onların nesnesi. Her şeyi unutmuş olacağın günler kapıda, her şeyin seni unutacağı günler yakın. Bil ki çok geçmeden hiç kimse ve hiçbir yerde olacaksın.”

Irvin Yalom, Günübirlik Hayatlar kitabına Marcus Aurelius’un bu sözleriyle başlıyor. Daha ilk sayfalardan itibaren bizi kaçınılmaz bir gerçekle yüzleştiriyor: Ölüm.

Kitap, çeşitli sebeplerle ölüm fikrinin soğukluğuyla karşı karşıya kalan insanların yaşadıkları hayatı anlamlandırma çabalarını anlatan on farklı terapi hikâyesinden oluşuyor. Ancak kitap ilerledikçe fark ediyorsunuz ki Yalom’un asıl meselesi ölüm değil. Ölümün ışığında hayatı yeniden değerlendirmek.

Hepimizin zaman zaman zihnini kurcalayan ölüm kaygısına farklı bir yerden yaklaşıyor Yalom. Sonun yaklaşmakta olduğunu fark etmenin bizi umutsuzluğa sürüklemek zorunda olmadığını, aksine şu ana daha sıkı sarılmaya teşvik edebileceğini söylüyor. Hatta kitabın en çarpıcı fikirlerinden birini şu cümleyle özetliyor:

“Ölümün bizi fiziksel olarak yok etmesi bir şeydir ama ölüm fikri hayatımızı kurtarabilir.”

Kitaptaki hikâyeleri okurken bir başka tema daha belirginleşiyor: Yaşanmamışlıklar. Birçok danışanın yaşadığı acının yalnızca kayıplardan değil, yaşayamadığı hayatın yasından kaynaklandığını hissediyorsunuz. Yalom’a göre hayatın ilerleyen dönemlerinde bu yaşanmamışlıklar ne kadar fazlaysa, hissedilen yas da o kadar büyük ve yıkıcı olabiliyor.

Bu noktada kitapta beni en çok etkileyen kavramlardan biriyle karşılaştım: “Geçmişten ümidi kesmek.”

İlk duyduğumda oldukça sert gelen bu ifade, aslında geçmişe dair pişmanlıklarımızdan, beklentilerimizden ve hâlâ gerçekleşmesini umduğumuz senaryolardan vazgeçebilmek anlamına geliyor. Yalom bunun daha iyi bir geçmiş yaratmanın değil, geçmişle barışmanın yollarından biri olduğunu savunuyor.

Kitap boyunca dikkatimi çeken bir diğer nokta ise Yalom’un kendisini sunuş biçimi oldu. Onu her şeyi bilen bir uzman olarak değil, zaman zaman yetersizlik yaşayan, hata yaptığında kendini sorgulayan, öğrenmeye devam eden bir insan olarak görüyoruz. Belki de kitaplarının bu kadar sevilmesinin nedenlerinden biri bu samimiyet.

Kitabın sevdiğim bölümlerinden birinde Sokrates’in şu sözü hatırlatılıyor:

“Üzerinde düşünülmemiş bir hayat yaşanmaya değmez.”

Ancak hemen ardından gelen cevap da en az bu söz kadar etkileyici:

“Yaşamak ile sorgulamak arasında bir seçim yapmam gerekirse, her defasında yaşamayı seçerim.”

Bu iki yaklaşım arasındaki gerilim aslında kitabın genelinde hissediliyor. Hayatı anlamaya çalışmak ile hayatın kendisini yaşamaya cesaret etmek arasındaki gerilim…

Bir başka bölümde ise Schopenhauer’ın aşkı güneş ışığına benzeten metaforuna yer veriliyor:

“Yaşamın ileriki yıllarında bu ışık azalınca, onun yüzünden daha önce göremediğimiz muhteşem bir yıldızlı gökyüzü belirmeye başlar.”

Belki de yaş almak bazı şeyleri kaybetmekten çok, daha önce göremediğimiz şeyleri fark etmeye başlamaktır.

Kitabın sonunda aklımda kalan duygu ise oldukça sade:

“Ben de Baloo gibi ölüme uzanan yolda yürüyorum.

“Can taşıyan herkes gibi.”

“Evet, can taşıyan herkes gibi.”

Belki de Günübirlik Hayatlar'ın geriye bıraktığı en güçlü his buydu benim için.

Hayat geçici. Her zaman, herkes için.

Tam da bu yüzden ertelediğimiz şeylere, sevdiğimiz insanlara ve bugün elimizde olan zamana biraz daha dikkatle bakmak gerekiyor.

Ölüm teması kitabın merkezinde yer alsa da aslında bu bir ölüm kitabı değil. Nasıl yaşanacağına dair bir kitap.