Mahremiyetin Yeni Sınırları: Kişinin Bilgileri Kime Aittir?
Birini tanımak için onunla tanışmak mı gerekir? Bir insanın nerede yaşadığını, kimlerle görüştüğünü, nelerden hoşlandığını, ekonomik durumunu, alışkanlıklarını hatta günlük hayatının küçük ayrıntılarını öğrenebilmek için bugüne kadar onu gerçekten tanımak gerekirdi. Şimdi ise durum farklı.
Adımız, adresimiz, telefon numaramız, kimlik bilgilerimiz, aile bağlarımız, alışveriş alışkanlıklarımız, ziyaret ettiğimiz internet siteleri, bulunduğumuz yerler…
Tek tek bakıldığında bunların her biri sıradan birer bilgi gibi görünse de yan yana getirildiğinde ortaya çıkan manzara yalnızca bir veri yığını değil, kişinin dijital suretidir.
Tam da bu noktada çağımızın en önemli sorularından biriyle karşı karşıya kalıyoruz:
Kişiye dair bilgiler gerçekte kime aittir?
Eskiden mahremiyet dendiğinde akla kapalı bir kapı gelirdi. Bir evin duvarları, kilitli bir çekmece, kimsenin okumaması gereken bir mektup…
Bugün ise mahremiyetin kapısı yok.
Çünkü hayatımızın önemli bir bölümü artık dijital sistemlerin içinde kayıt altında. Alışveriş yaparken, hastaneye giderken, bankacılık işlemi gerçekleştirirken, bir uygulamaya üye olurken, hatta yalnızca bir internet sitesini ziyaret ederken bile ardımızda küçük izler bırakıyoruz.
Üstelik çoğu zaman bu izlerin nerede toplandığını, ne kadar süre saklandığını ve kimlerin erişimine açık olduğunu bilmiyoruz.
Burada hukuki olduğu kadar felsefi bir soru da ortaya çıkıyor:
Bir insan hakkında bilgi sahibi olmak o bilgiyi kullanma hakkını da verir mi?
Hukukun cevabı esasen nettir: Hayır.
6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, kişisel verilerin işlenmesini belirli şartlara bağlarken meselenin merkezine yalnızca “veriyi” değil, insanın temel hak ve özgürlüklerini koyar.
Ancak burada önemli bir ayrıntı var: Teknoloji durağan değil. Bugün kullandığımız uygulamalar, veri toplama yöntemleri ve dijital alışkanlıklarımız birkaç yıl önce hayal bile edemeyeceğimiz bir hızla değişiyor. Dolayısıyla kişisel verilerin korunmasına ilişkin hukuk da kendisini bu değişimin dışında tutamaz.
Nitekim KVKK alanı da ortaya çıkan ihtiyaçlara göre sürekli gelişen ve adeta her gün yeniden şekillenen bir alan. Kanunun kendisi her gün değişmiyor elbette, ancak Kişisel Verileri Koruma Kurulu'nun kararları, ilke kararları, rehberleri ve uygulamadaki yeni ihtiyaçlar, kişisel verilerin korunmasının sınırlarını sürekli yeniden yorumlamamızı gerektiriyor.
Çünkü bundan on yıl önce tartışmadığımız bir veri işleme yöntemi bugün hayatımızın olağan bir parçası olabiliyor; aynı şekilde bugün hiç düşünmediğimiz bir teknoloji de birkaç yıl sonra mahremiyet konusunda yepyeni bir hukuki tartışmanın kapısını aralayabilir.
Belki de dijital çağda hukukun en büyük sınavlarından biri tam olarak budur:
Sürekli değişen bir dünyada değişmeyen temel hakları koruyabilmek.
Çünkü korunmak istenen aslında rakamlardan, kayıtlardan veya bilgisayar sistemlerinden ibaret değildir.
Korunmak istenen insandır.
Mahremiyet de hukukun icat ettiği bir kavram değil, insanın kendisine ait bir alan oluşturma ihtiyacının hukuk düzenindeki karşılığıdır.
İnsan bazı şeyleri toplumla paylaşır, bazılarını yakın çevresiyle, bazılarını ise hiç kimseyle paylaşmak istemez. Özgürlük biraz da bu sınırı kişinin kendisinin çizebilmesidir.
Dijital çağ ise bu sınırı giderek belirsizleştiriyor.
Bugün çoğumuz telefonumuzdaki bir uygulamanın hangi bilgilere erişmesine izin verdiğimizi okumadan “kabul et” tuşuna basıyoruz. Bir internet sitesine girebilmek için çerezleri kabul ediyor, bir hizmetten yararlanabilmek için önümüze çıkan uzun aydınlatma metinlerini birkaç saniyede geçiyoruz.
Böylece modern insanın ilginç bir çelişkisi ortaya çıkıyor:
Mahremiyetimizi önemsiyoruz, ama onu koruyan sınırları çoğu zaman farkında olmadan kendimiz kaldırıyoruz.
Üstelik kişisel veri artık yalnızca hukuki bir mesele olmanın da ötesinde, aynı zamanda ekonomik bir değer.
Ne satın aldığımız, hangi ürünleri araştırdığımız, ne izlediğimiz, nerede bulunduğumuz ve nelere ilgi duyduğumuz dijital ekonomi açısından son derece kıymetli bilgiler.
Bu nedenle bugün “ücretsiz” olarak kullandığımız bazı hizmetlerin gerçekten ücretsiz olup olmadığını dahi tartışabiliriz.
Bazen para ödemiyoruz, ama karşılığında kendimiz hakkında bilgi bırakıyoruz.
Geleceğin en önemli mülkiyet tartışmalarının ev, arazi veya para üzerinden değil, veri üzerinden yapılacağı aşikar.
Zira sahip olduğumuz kişisel varlıklarımız artık yalnızca bedenimiz ya da malvarlığımız değil; bizi tarif eden bilgilerin bütünü.
Teknoloji geliştikçe hukuk çoğu zaman onun arkasından yürümek zorunda kalıyor. Önce yeni bir teknoloji hayatımıza giriyor, ardından onun yarattığı uyuşmazlıklarla karşılaşıyoruz ve sonunda hukuk bu yeni alanın sınırlarını çizmeye çalışıyor.
Oysa kişisel veriler konusunda yalnızca ihlal gerçekleştikten sonra müdahale eden bir hukuk anlayışı yeterli olmayabilir.
Çünkü çalınan bir eşya geri verilebilir.
Kaybedilen para yeniden kazanılabilir.
Fakat bir insanın en özel bilgileri bir kez kontrolsüz biçimde yayıldığında onları tamamen geri toplamak çoğu zaman mümkün değildir.
Belki de bu nedenle dijital çağda “unutulmak” dahi başlı başına bir hak tartışmasına dönüşmüştür.
Yüzyıllar boyunca insan özgürlüğünü anlatırken evimizin kapısını kimin açabileceğini, mektuplarımızı kimin okuyabileceğini, özel hayatımıza başkalarının ne ölçüde müdahale edebileceğini tartıştık.
Şimdi aynı soruların dijital karşılıklarıyla karşı karşıyayız.
Kapının yerini şifreler aldı.
Mektupların yerini mesajlar.
Arşivlerin yerini veri tabanları.
Fakat korunması gereken şey değişmedi:
İnsanın kendisine ait bir alanının bulunması.
Bu nedenle kişisel verilerin korunmasını yalnızca teknoloji hukukunun teknik başlıklarından biri olarak görmek eksik kalır.
Aslında mesele çok daha eski, çok daha insani.
Mesele bir insanın kendi hayatı üzerindeki hâkimiyetinin nerede başlayıp başkalarının o hayata müdahale etme hakkının nerede sona erdiğidir.
İşte, dijital çağın bize yeniden sordurduğu en temel soru budur:
Her şeyi bilmenin mümkün olduğu bir dünyada her şeyi bilmeye hakkımız var mı?
Cevabımız “hayır” ise mahremiyet artık yalnızca saklayacak bir şeyi olanların değil, özgür kalmak isteyen herkesin meselesidir.