Sizden Gelen Hikayeler

İstasyon yazarı! Cemal Çalımer yazdı…

Evimiz demiryolunun kenarındaydı. İki katlı ahşap bir evdi; atadan kalmaydı. Trenler gelip geçtikçe ev temelinden sarsılır, camı çerçevesi zıngırdardı...

'Demiryolu Yazarları’na saygılarımla

Cemal Çalımer

Evimiz demiryolunun kenarındaydı. İki katlı ahşap bir evdi; atadan kalmaydı. Trenler gelip geçtikçe ev temelinden sarsılır, camı çerçevesi zıngırdardı. ‘Saate bakmak’ nedir bilmezdik; saatte bir banliyö treni,  sabah saat on birde ‘Adapazarı ekspresi’,  gece saat dokuzda da ‘Doğu ekspresi’ yanık yanık düdük çalarak geçerdi. Sabahın köründe; yük katarları, yeri sarsalayarak yürüyen devin adımlarını anımsatan büyük gürültülerle, yavaş yavaş geçerken; uykumun içinde, ha bitti ha bitecek der, ama ses uzayıp gider, bitmek bilmezdi. Uyanıp, yatağın içinde hayallere dalardım; büyüyünce, Makinist olmak isterdim! Trenlerin kendileri, gürültülü sesleri ve çığlıkları hayatımızın bir parçasıydı; onlarla yaşamaya alışkındık.

Evimizin ön kapısı güzel sakin bir sokağa açılır, arkası demiryoluna bakardı. Arka tarafta küçük bir bahçemiz vardı.  Kayısı, badem, ayva, nar, malta eriği ağaçlarının baharda çiçeğe durmasıyla bahçe gelin gibi olurdu. Birbiri ardınca çiçeğe duran iğde ve ıhlamur çiçeklerinin kokusu ise insanın başını döndürürdü. Bahçede; biri köpeğim, diğeri tavşanlarım için iki kulübe vardı. Güvercinlerimi, çatı arasındaki kuşlukta beslerdim. İçlerinde; paçalı, tepeli, kuyruğu hotozlu olanları vardı. Beyaz, iri ve gösterişliydi hepsi. Lekesiz kuzguni olanları ve çok güzel takla atanları da vardı. Bazı günler onları boşluğa salar, kanatlarında ayaklarım yerden kesilirdi. Taklacıların perendelerini keyifle izlerdim; katlana, katlana bir taş gibi yere düşerlerken, bir anda doğrulup, kanat çırparak göğe yükselirlerdi.  Tavşanları da güvercinleri de niyet çektirme işinde kullanırdım. Bu işe onun ölümünden sonra başlamıştım. O, demiryolu işçisiydi ve bir tren kazasında yitip gitmişti; beni, çocuk yaşımda yetim, annemi, genç yaşında dul bırakmıştı. Ana oğul bir başımıza kalmıştık. Bu yüzden hayata erken atılmıştım; sabahları okula gidiyor, okul çıkışı istasyonda niyet çektirip, manili hayat şekerleri satıyordum; evin erkeği olmuştum.

İstasyon hemen sokağımızın başındaydı. Çok güzel bir bahçesi ve fıskiyeli bir havuzu vardı; içinde,  kırmızı, sarı pullu koca balıklar yüzerdi. Daha küçük yaşlarda; ondan önce, ipliğin ucuna ekmek bağlayarak, onları tutup sevmek isterdim. İstasyon Şefi Muhlis amcalar bu bahçede yaşarlardı. İki katlı, revaklı,  aşı boyalı, güzel ahşaptan bir evleri vardı; burası ‘Devletin’, İstasyon Şefine tahsis ettiği bir konuttu. Muhlis amcalarla komşuyduk, ara sıra gider gelirdik. Muhlis Amca, kırmızı şapkası, pirinç çerçeveli yuvarlak gözlükleri ve lacivert üniformasıyla Fransız generallerine benzerdi;  zaman zaman peronda omuzları geride, göğsü ileride, başı dik, elleri arkasında, mağrur adımlarla volta atarak kurum satardı. Yaşlı olmamasına rağmen, devamlı hastalanan, sağlıksız bir hanımı vardı. Elemşah Teyze, annemin iyi dostuydu; onlara yemek taşır, ütülerini yapardı. Muhlis amca, beni çok severdi; istasyonda niyet çektirmeme müsaade ederdi. Bu bahçenin yanındaki yoldan on basamak merdivenle istasyona inilirdi. Okul öncesinde,  On’a kadar saymayı bu basamaklardan öğrenmiştim; her bir basamağın, kafamda yer ettiği bir sayısı vardı.

İstasyon binası; ilk istasyonlardan biri olduğu için, görkemli bir binaydı; Osmanlı mimarisinin tipik örneklerinden sayılırdı. İlk kez, Bağdat demir yolunun yapıldığı sırada inşa edilmişti. Cumhuriyet döneminde onarılarak, daha görkemli bir hale getirilmişti. Yüksek tavanlıydı, kalın duvarları, geniş ve yüksek pencereleri vardı; pencerelerin üstündeki kısımlar renkli vitray camlarla örtülüydü. Sabah güneşinin vurmasıyla bu renkli camların ışıması, beni bir başka evrene taşırdı. Akşamları ise; güneşin çekilmesiyle, koca salonu sanki bir hüzün basardı. Salonun dışa açılan yüksek kapıları meşedendi. İçerdeki yolcuların oturup beklemesi için yapılmış olan oturma sıraları cilalı, kayın ağacındandı. İnsanlar uzun bekleme saatlerinde; bu sıralara, ayakkabılarını çıkararak tünerler ya da bağdaş kurarak otururlardı. Bazılarıysa; bunların üzerinde yemeklerini yer, sonrasında serilip horlayarak uyurlardı. Kimileri de tavşan uykusunda olur, hülyalara dalardı.  Kapıdan girişte, karşı duvarın orta yerinde; kimsenin erişemeyeceği bir yerde, yusyuvarlak koca bir duvar saati dururdu; Romen rakamlarını da bana bu saat öğretmişti. Sanırım o sıralardı; ondan biraz sonra olabilirdi. İstasyon binasının önünde, insanların sere serpe yayıldıkları ve dolandıkları geniş ve oldukça uzun bir peronu vardı. Zaman içinde kendine özgü bir esnafı oluşmuştu; ben de, bunlardan biriydim. Hasan Dede, yaz aylarında Osmanlı şerbeti ve üzüm şırası, kış aylarında ise salep satardı. İnsanlar yazın serinlemek, kışın ısınmak için devamlı kuyruk olurlardı. Hasan Dede’nin pembe yanakları, suratını bütünüyle kaplayan aksakalları içinden fışkıran bir gül goncasını anımsatırdı. Güleç ve şefkatli bir yüzü vardı; yetim olmam nedeniyle midir? Bilmiyorum, benden para almaz, başımı okşamayı da ihmal etmezdi. İstasyonda benim gibi çocuklar da vardı; gezerek su, çiklet, hayat şekeri, karamele, gazete ve mecmua satarlardı. Bizleri barındıran ve bizler için bir ekmek kapısı olan bu istasyon hayat damarımız gibiydi. Trenlerin kalkış ve geliş saatlerinde büyük bir hareketlilik yaşar, mahşer yerine dönerdi. Trenlerin olmadığı zamanlarda ise asude bir yuva gibiydi. İstasyon çeşit çeşit insanla dolup taşardı. Bu dolup taşmaların ertesinde; bazen komik, bazen acıklı durumlar yaşanırdı. Memleketin her cins, her renk, her desen insanı sanki bu tarihi İstasyonun oyuncuları gibiydi; bu haliyle istasyon, büyük bir tiyatro sahnesini andırırdı.

Benim niyet tezgâhım, hemen Hasan Dede'nin yamacındaydı. Tezgâhımda üç güvercin ile bir tavşan bulunurdu. Niyet kâğıtlarını bölümlemiştim. Tepeli güvercinim ‘Kader’in önündeki kâğıtlar sarıydı; hastası, derdi, sıkıntısı olanlar, bir derman, bir şifa arayanlar niyeti bu bölümden çekerlerdi. Orta bölmede, paçalı güvercinim ‘Umut’ vardı; niyet kâğıtlarının rengi yeşildi;  bir muradı olanlar, iş arayanlar, ya da işleri nedeniyle bunalım yaşayanlar ise bu bölmeden çekerdi. Diğer yan bölmedeki, kıçı hiçbir zaman kapanmayan, kuyruğu tavus kuyruğu gibi yayılan, hotozlu güvercinimin adı ise ‘Aşk’tı; niyet kâğıtları pembeydi; âşıklar, mecnunlar, kara sevdalılar da buradan çekerlerdi. Ne aradığını bilemeyen şaşkınlar için ise niyetleri, tavşanım ‘Şaşkın’ çekerdi. Onun niyet kâğıtlarının rengi, önceleri havuç rengindeydi; ancak tavşan bunları yemeye başladıktan sonra beyazlarıyla değiştirdim. Bütün bunları bana Hasan Dede öğretmişti.

Müşterilerimin sayısı her geçen gün artıyordu. Bazılarıyla dostluklar kurmuştum; Ferruh Bey bunlardan biriydi; her gün, ‘Şaşkın’a niyet çektirirdi. Temiz ve düzgün giyimliydi; pantolonu ütülü, ayakkabıları cilalıydı. Sırtındaki deve tüyü paltosu, kafasında fötr şapkası, gözlerinde kalın siyah çerçeveli gözlüğü ve elindeki servi-yet çantasıyla oldukça ciddi ve entelektüel bir görünümü vardı. Bir gün merak edip; 

-  “Her gün neden niyet, niye Şaşkın?” diye sordum. Gülerek yanıtladı;

 "Ben radyoda hava tahminleri yapıyorum, bu niyetler bana tahminlerimde ilham veriyor” dedi. Hayret etmiştim. Ancak hayali geniş bir adamdı, konuşmasını sürdürdü;

"İstersen burada hava tahmin bültenleri bile satabilirsin, ben sana yardımcı olurum” dedi. Öyle ya, hava tahminleri bülteni insanların hayli işine yarayabilirdi; insanların hayatları bilinmezlerle doluydu.

-   "Peki nasıl olacak bu iş?” diye sormadan edemedim. Ferruh Bey; kendinden emin, güvenli bir ses tonuyla;

“Bende geçmiş yılların istatistikleri var, bunları birer ikişer kaydırarak biraz da havayı koklayarak tahmin yapabilirsin; ben böyle yapıyorum, bu konuda tavşan da yardımcı oluyor; havanın kuruluğuna ve nemine göre davranışları değişik olur bunların, ben aslında her gün bunu gözlemliyorum” dedi.

Şaşırmıştım; insanlar, bilinmezi bilinir kılma yolunda ‘Şaşkın’lardan bile medet umuyorlardı! Bu günden sonra tezgâhımda hava tahmin bültenleri de satmaya başladım; müşterisi hayli bol oluyordu. Tezgâhım bayağı çeşitlenmişti. Her derde deva oluyordum.

Yine bir gün Ferruh Bey gibi temiz giyimli, görmüş geçirmiş, çelebi biri yanıma yaklaştı. Alnı açık, saçları kırdı. Suratındaki aksakala biçim vermiş, hepsini çenesinde toplamıştı. Bilge bir görünüşü vardı. Yanıma yaklaşarak;

“Genç, neden niyet mektubu satmıyorsun?” diye sordu. Bir an duraladım; bilmediğimiz daha neler vardı? Adama sorgulayan gözlerle bakarken, adam sözlerine devamla;

”Tarot kartlarına göre yazılan kısa hikâyeler ve yol açılımları” dedi ve devam etti. “Hindistan’da insanlar bu işten çok kazanıyorlar.”

Gözlerimin önünde koca bir umman oluştu. Ben de meraklanmıştım; adam ‘tarot’, ‘yol açılımı’, ‘hikâye’ diyordu. Hikâyeyi anladım da tarot ve yol açılımı neyin nesiydi? İlgiyle sordum, “Peki nasıl oluyor bu işler?” der demez adam dökülüverdi;

“Tarot açılımında; geçmiş, gelecek, şimdi olmak üzere…” diye başlayarak, bana ayaküstü bir yığın şey anlattı. Sonrasında; “istersen ben, sana yardımcı olurum” diyerek çekip gitti. Kafam karışmıştı!

Daha sonraları bu tarotçu Sırrı Beyden tarot falı ve açılımlarını öğrendim. Ancak farklı ve ilginç bir metotla; insanlara, niyet mektubu şeklinde, sunmaya başladım. Tarot kartlarından ve yaşamın içinden ibretlik, canlı, oldukça kısa hikâye, fıkra ve şiirler kaleme alıyordum. Bunları renkli zarfların içine koyup mandallarla dönen bir tabloya yerleştiriyordum. İnsanlar bu tabloyu çeviriyor, tablo durduğunda; işaret çubuğu, hangi zarfı gösteriyorsa o mektubu alıyorlardı. Sonrasında; bir köşeye sığışarak, merakla okuyorlardı. Bu iş de tutmuştu; giderek müşterisi çoğalmış, kazancı artmıştı.

İşlerim hayli yoğunlaşmıştı. Adamına göre tarot mektuplarını yazmak, niyet kâğıtlarını hazırlamak hayli zaman alıyordu. Gece gündüz demeden çalışıyordum. Her bir insan için onca şeyi bulup yazmak kolay değildi. Bu yüzden kitap, dergi karıştırıyor, gece geç saatlere kadar istasyonda bekleşen insanlarla dostluklar kuruyor, sohbet ediyor; insanların hayatlarının içine giriyor; dertlerini, sıkıntılarını, sevinç ve mutluluklarını paylaşıyordum. Sonrasında bunları derleyip, birbirlerinin içine katmak suretiyle kurgulama yapıyor; yeni fıkralar, yeni hikâyeler üretiyor, şiirler düşünüyordum.

Aslında insanlardan alıp yine insanlara veriyordum. Ve bundan para kazanıyordum. İnsanlık hallerini; insanların dertlerini, sıkıntılarını, tasalarını, sevinçlerini, mutluluklarını, gelgitlerini, helecanlarını, heyecanlarını, hırslarını, tutkularını, sevap ve günahlarını ve de umutlarını birbirlerininkiyle devşiriyordum.  İnsan sarrafı olmuştum; insanlar görünenden bilinenden çok, bilemedikleri soyut bir âlemde kıvranıp duruyorlardı ve umutları bu yüzden hiçbir zaman tükenmiyordu.

Ondan hayli zaman sonra, liseyi devirdikten sonra,   İstasyon Şefi Muhlis Beyin eşi Elemşah Hanım Hakk’ın rahmetine kavuştuktan kısa  bir süre sonra, bir sabah annemle birlikte kahvaltı yaparken; annem bakışları yerde, yüzüme hiç bakmadan yüreğindeki yangıyı, ağzındaki baklayı çıkarıverdi;

“Oğlum, ben onun teklifini galiba kabul edeceğim, O benimle evlenmek istiyor !” diyordu.

Ağzımdaki keyif çayı, bir anda insiyaki olarak dudaklarımın arasından anneme doğru fışkırdı.   Ağzımda kalan son çay yudumlarını yutkunarak, şaşkın bir ifadeyle,

-   “Yanlış duymadım değil mi, evlenmek istiyormuşsun galiba?” diye sordum.

Annem, yüzüme bakmadan, sanki suçluymuş gibi, sadece “Evet” anlamında başını salladı. Ne denebilirdi ki? Gönül onun! “Hayır, olamaz böyle bir şey!” demedim, diyemezdim. Kapalı bir kabul ile sadece, “Kiminle?” diye sordum. Demek ki; Annemin temelde evlenmesine bir şey demiyor, ancak evleneceği insanı merak ediyordum. Annem; utangaç, belli belirsiz, fısıltı halindeki bir sesle, “İstasyon şefi Muhlis Efendiyle” diyebildi.

Sonraki günlerde Safinaz Hanım ile Muhlis Bey birbirlerinin dünyalarına girdiler. Anam, Muhlis Bey'in lojmanına yerleşti. Günlük işleri yapmak, koşuşturmak, için artık iki evi olmuştu. Ancak annem mutluydu!

Hikâyecilikte ve yazın işlerinde hayli ustalaşmıştım. Bir gün Ferruh Bey, yanıma vararak, “Evlat iyi yazıyorsun da, çok klasik yazıyorsun; zaman değişiyor, biraz modernleş, insanların iç dünyalarını pamuk gibi atıver, insanlara biraz heyecan, heyecan yaşat” deyiverdi. Belki de haklıydı, deneyecektim. İnsanları çırılçıplak ele aldım; zaman, mekân ve çevresinden mümkün olduğunca soyutlayıp onları iç dünyalarında keşfe çıktım. İplerini kesip, zincirlerini koparmaya çalıştım. Başarılı da olmuştum. Mektuplarım ve hikâyelerim kapışılıyordu; istasyondaki esnaf, beni artık yazar olarak bellemişti ve içten içe saygı duyuyorlardı. Bu duruma tanık olan babalığım, yani Muhlis Bey, beni bu konuda da destekledi. Hikâye ve şiir kitaplarımı bastırdı ve benim için imza günü tertipledi. İnsanlar uzun kuyruklar oluşturmuştu. Bütün gün imza atmaktan ellerim şişmiş, parmaklarım kopmuştu.

Şimdi; O’ndan daha daha sonra, annemin evlenmesinden daha sonra, umut tellalı olmamdan az önce, develeri hamutuyla yutarlarken, fukarayı-ümit mantar gibi biterken, insafsızlık çalar, idraksizlik oynarken, umut fakirin ekmeği olurken, bilmeyenler susar, bilenler korkarken, çimenler ezilirken, pireler sümük çekerken, ben bu gün yazar olmuştum!  Karşımda kuyruğa girmiş öbek öbek insanları görüp, hindiler gibi kabararaktan mezarındaki Hasan Dede'ye dönüp;

-  “Hasan Dede; benim gibi yazar çok ama ‘yazan’(!) nerede? diye sormadan edemedim.

Hasan Dede, makam-ı haremindeki huriler arasından gözleri parıldayaraktan bana bakıyor ve “Ah deli oğlan!” diyerek bıyık altından gülüyordu.                                                                                               

                                                      

Kasım 2022, Acıbadem

Sevgi mi yüce, katlanmak istemediğin acı mı?Adam, dünya ve dünyalıkla ilgili ne varsa her şeyin hesabını dürmüş, sahil kasabasındaki bu balıkçı barınağına sığınmıştı. Gecesi de gündüzü de aynıydı adamın. Kulübesini aydınlatan isli idare lambasının kör ışığı ne ise, dünyayı aydınlatan güneş de aynıydı onun için.