Sizden Gelen Hikayeler

Fizik ve Metafizik Dünyalarımız

İnsanlar yaşar… Yaşamadıklarını rüyalarında, yaşayamadıklarını ise hayallerinde yaşarlar.

(Gerçekler, hayaller ve rüyalar…)

İnsanlar yaşar… Yaşamadıklarını rüyalarında, yaşayamadıklarını ise hayallerinde yaşarlar. Rüyalarımız da hayallerimiz de tıpkı gerçeklerimiz gibi bizimdir ve hepsi birlikte bizim hayatımızdır. Nedense elle tutulur gözle görülür ‘fizik’ yaşantımızı esas alır, diğerlerini yaşamdan saymayız. Oysa bir tespite göre; insan, ömrünün yüzde otuzunu uykuda geçirmektedir. Buna hayal ve düşüncelerimizi de katarsak insanoğlunun fizik sahadan daha çok metafizik sahada var olduğunu-yaşadığını- söylemek pek de yanlış olmaz.

Esasen gerçek de budur. İnsan düşünmeden, hayal kurmadan ve de uykusunda rüya görmeden duramaz. Gerçeklerimiz; hayallerimiz, düşüncelerimiz ve rüyalarımızla örüntülü olarak iç içedir ve hepsi birlikte bu bizim hayatımızdır. İnsanın yaşamında öyle anlar vardır ki; gerçekler rüyalara, rüyalar hayallere karışmış olarak yaşanır. “Ya! Ben bu olayı sanki daha önce yaşadım…” ya da “Ben burada daha önce bulundum!” diyesi olduğumuz çok anlarımız olmuştur.

Esasen bu iki dünyayı birbirinden ayırmak pek de mümkün değildir. Her iki dünya da birbirinin içene geçerek mono blok bir gövde oluşturur ki bu da insanın gerçeğidir. Ancak düşünürler-filozoflar binlerce yıldır gerçek hangisidir ve nerededir? Sorusunu sormaya devam ederler. Bu yüzden fizik ve metafizik konusu felsefede aşılamamış bir konu olarak karşımızda durur. İdealistler (ki, başta Eflatun gelir) metafizik görüşün sahibi olarak, her şeyin bir idesi (cevheri, özü) olduğunu, en büyük idenin ise ‘iyi’ olduğunu, bunun da Tanrı olduğunu söyler. Karşıtı olan materyalist görüşün savı ise, her şeyin esasının madde olduğunu, düşüncelerimizin, hayallerimizin bu maddi evrene göre oluştuğunu ve biçimlendiğini söyler. Esasen, aklımız dahi böylesi bir evrimin ürünüdür derler.

Hiçbirimizin yaşamı bir diğerine benzemez. Hayal ve rüyalarımız da öyle.  Bazen çok güzel rüyalar görürüz ayrılmak istemeyiz o âlemden. Bazen de kâbus görürüz; sonrasında, çok şükür gerçek değilmiş diyerek doğruluruz yataklarımızda. Hayallerimiz de öyledir. Hiç kimseninki birbirine benzemez. Bazılarımız çok hayalci olur; ‘hayalperest’ denir bunlara. Bazılarımız ise katı gerçekçidir; bunlar da realisttirler, rüyalarla, hayallerle pek işi olmaz bunların. Ancak insanların çoğu fizik dünyaları kadar metafizik dünyalarına da sahip çıkarlar. Aslında yaşam dediğimiz şey bütün bunların örüntüsünden ibarettir; ne kadar gerçekçi olsak da hayal kurmadan, rüya görmeden ve düşünmeden yaşayamayız.

Beynimiz mükemmel bir yapıdır. Zaman içindeki evrimi bizi ‘farkındalığa’ sahip olan bir türe dönüştürmüştür. İnsan bu farkındalık sayesindedir ki, evrendeki ve etrafındaki her şeyin isim babası olmuştur. Beynimiz hem fizik hem de metafizik dünyamızın anayurdudur. Elle tutulur gözle görülür gerçek dünyayı duyularımızla algılarken beynimiz merkezi bir görev üstlenir. Bu beynimizin ‘fizik’ yanıdır. Hayallerimizi kurarken, düşüncelerimizi oluştururken, rüyalarımızda gezinirken, beynimizin metafizik yanıyla baş başa oluruz. Bu durumda insanın yaşamı hem fizik hem metafizik sahanın örüntüsünden ibarettir. Kanaatimizce, bu iki dünya birbirinin karşıtı ve muarızı olmayıp her ikisi birlikte insan varlığının bütünlüğünü ve zenginliğini oluşturur.

Bu yüzden insan, yaşamı boyunca beynini bütünüyle yaşayabilmelidir! Salt fizik dünyada kalırsak, analojik olarak, hayatımızı topal ördekler gibi yaşarız. Sadece metafizik âlemde kalmamız da bizi şaşkın ördeklere, meczuplara, çevirir. İnsan her iki dünyasına da sahip çıkarak yaşayabilmelidir. Yeknesak ya da durağan dünyalar ancak şiirlerle, şarkılarla, hayallerle can ve hayatiyet bulur. Hayatı yaşarken sadece soluk alıp vermek yetmez.  Onu aynı zamanda şiirselleştirerek yaşayabilmelidir insan… Dünya nimetlerinin peşinde olduğu kadar hayallerinin, düşüncelerinin ve rüyalarının da peşinde olabilmelidir kişi. Gerçeklerimiz de hayallerimiz de bizimdir. Beynimizi bütünüyle yaşayabilmemiz çok önemlidir bu yüzden

İnsanın bir düşünce evreni vardır. Akıl denilen şey elle tutulup gözle görülmez. Ama kendimiz dâhil etrafımızdaki her şeyi yerli yerine bununla koyarız. Düşüncelerimiz, Hayal evrenimizin bir çıktısıdır. Bizim gerçek dünyaya uyum sağlamamızı sağlar. Düşüncelerimizin kaynağı hayallerimizdir. Fizik dünyamızla metafizik dünyamızın koordinasyonunu sağlayan aklımız olur. Aklımız bu haliyle hayallerimizi gerçek dünyaya uyarlar ve bu adaptasyon hali bizim düşünce dünyamız olur.  Hayallerimizi algıladığımız gerçek dünya verileriyle yorumlayıp biçimleyerek düşüncelerimizi oluştururuz. (Örneğin; 'yerçekimi' olmasaydı düşünce evrenimiz ona göre olurdu.) 

Hayallerimiz, zamanı ve mekânı aşan bir metafizik âlemin oluşumlarıdırlar. Bu yüzden zamansız ve mekansızdırlar. Bir an Büyük Sahranın kumullarında gezinirken, bir anda evrenin en uzak yıldızları arasında oluruz. Hayallerimizin zaman ve mekân sınırlılığının olmayışı, bize sonsuzluk duygusunu yaşatır. Ölümsüzlüğü bu yüzden hayal ederiz. Sonuç olarak insanın varoluş sınırlarını zorlayıp sonsuzluğu hayal ederek, ölümsüzlüğü düşünen bir beyin, öncesinde fizik ömrü sınırlı olan bir bedene hapsedilmiştir! İnsanlar ölümlü bedenlerinde ölümsüzlüğü düşleyen ve düşünen bir beynin sahibi olarak büyük bir açmazın içindedirler. İnsanoğlunun öncelikle kendisiyle çatışması da bu yüzdendir.

Rüyalarımız ise farklıdır. Bizim için bir veri, bir ‘done’dirler. İrademiz dışında kendiliğinden (insiyaki) olarak oluşurlar. Bütün bir gece rüya gördüğümüz halde pek azını hatırlarız. Rüyalarımız neden vardır? Ne işe yararlar? Bu konularda bilim pek çok şey söyler. Ancak Kanaatimiz; rüyalarımızın, insan metabolizmasında ve beyin sağlığımızda sağaltıcı (regülatör-düzenleyici) bir görevinin olduğu ve metafizik varoluşumuz da tevbih edici bir işlevinin olduğu yönündedir. Geçmişte bir ara gördüğüm rüyaları not eder olmuştum. Bu konuda ilginç tespitlerim olmuştu. Rüyalarda tıpkı gerçekler gibi bizden bir kesit; sevinçlerimizin, tasalarımızın, hazlarımızın bir parçası, bir devamı gibi.  Belki bu dünya içinde insan daha çok kendinin oluyor; zaman mekân tanımıyor, daha özgün ve daha özgür oluyor. İnsan yaşamı, sanal bir ortamda daha canlı, sanki daha gerçekçi yaşıyor; yiyor içiyor, yatıp kalkıyor, oradan oraya geziyor, macera içinde macera yaşıyor, hatta rüya içinde rüya görüyor. Hangisi asıl bu yaşamların rüyalar mı gerçekler mi? Diye sormadan edemiyor insan. Aslında mümkün olsa rüyalarında kalmak isteyecek o kadar çok insan çıkar ki aramızdan…

Rüyalarımızda da metafizik yapıları dolayısıyla zaman ve mekân sınırı yoktur.  Bir anda; zamandan zamana, mekândan mekâna geçeriz. Hatta bu geçişler etrafımızdaki insanlar ve eşyalar için de geçerlidir. İrademiz dışında kendiliğinden oluşan rüyalarımızın acaba bizler için bir mesajları var mıdır? Yol gösterici ya da gelecekten haber verici bir görevleri (misyonları) olabilir mi?  Kanaatimizce, rüyalarımız da bir metafizik olgudur ve bu yüzden her türlü vurgunculuğa (spekülasyona) açıktır. Bu konuda herkes her şeyi söyleyebilir. Bu konunun çok renkli bir literatürü ve çok yetenekli bir esnafı bulunmaktadır.

Nihayet, bu evrende ve bu Dünyada bulunuşumuzun bir amacı vardır diyen metafizik görüşler ile evren ve dünya olduğu gibidir, fizik yasaları çerçevesinde oluşmuştur ve yine bu yasalara tabi olarak durmadan evrilir diyen Materyalist (pozitivist) görüşler arasında devinip durmaktadır insanoğlu. Ancak kanaatimizce bir insan gerçeği vardır ki, beynimiz her iki dünyanın da ev sahibidir. İnsan bir yanda dışımızdaki dünyayı duyularıyla deneyimlerken, bir yandan da o dış dünyanın hayal ve düşünce evrenimizdeki iz düşümlerini algılar. Bu algılama ise her kese göre farklıdır ve insanlar dünyayı algıladıklarınca yaşarlar. (Bir ekmek somunun aç ve tok insana göre algılanışları çok farklıdır.) Gerçek dünya yaşanan değil algılanan dünyadır. Bu durum fizik ve metafizik dünyalarımızın bir-aradalığını gerekli kıldığı için bu böyledir. 

Sonuç itibariyle, gerçeklerimiz de rüyalarımız da hayallerimiz de hepsi bizim hayatımızdır. Hepsi birlikte çok şey katarlar kişiliğimize, davranışlarımıza; bizi özgülleştirirler, renk kartelâsında bir renk tonu olarak yerimizi almamızı sağlarlar ve insanları birbirine benzemez kılarlar. Tıpkı; yaşam denen o koca nehrin çağıldayarak akan sularını güneşin yedi rengine bürüyen gökkuşakları gibidirler her biri.              

                      

Mayıs 2021- Marmaris

Cemal Çalımer