Gittim, Gördüm, Anladım Seni İkaria: Longevity Ne Olsa Gerek?
Son yıllarda dünyanın her yerinde çok popüler bir sözcük, longevity. Uzun ve sağlıklı yaşam. Benim istediğim şey tam da bu. Neden mi? Çünkü daha yapmak istediğim çok şey var. Heyecanım doruktayken şöyle 90’ları falan görsem ancak yeter. Sonraki yaşlarda biraz dinlenirim artık. :)
Araştırıp okudukça insanların çok uzun ve sağlıklı yaşadığı Blue Zone bölgelerinden birinin İkaria olduğunu öğrendim.
Önce merak, sonra niyet… Hoop, oradasın!
Heyecanla öğrencilerime anlattım. Okuduklarımızı sadece okumakla kalmamalı, gidip deneyimlemeliydik.
İlk ders: ?
İkaria’ya ayak bastığımız ilk gün dünya tatlısı rehberimiz Stefano bizi kayalıkların arasından geçirdi. Yolda adanın kayalık yapısından, toprağından ve kayaların arasından akan suyun özelliğinden bahsetti.
Kayalıklara varır varmaz manzaranın güzelliği karşısında:
“Vaaav! Çok güzel! Hemen fotoğrafımızı çeker misin?” diye sorduk.
Ve ilk mesaj aniden kulağımızda patladı:
“Please be patient.”
Sabırlı olun.
İlk dersimizi daha adaya gelir gelmez almıştık.
Hayat aceleye gelmez.
İkinci ders: ?
Ertesi gün yürüyerek küçük bir koya gittik. Sabah yogasının ardından lacivert sulara girmek adeta cennette yüzmek gibiydi.
“Sahi, burası cennet mi?” diye düşündüm.
Herkesin kafasındaki cennet nasıl, bilmem, ama benimki kesinlikle mavi sular, küçük bir koy ve doğanın sakinliğini hissettiğim bir yer.
Cennet koydan cennet sofrasına geçtik.
Dünya tatlısı bir çiftin işlettiği çiftliğe misafir olduk. Misafir olduk, ama öyle oturup beklemedik. Hep birlikte tarlaya girdik, sebzelerimizi topladık, keçi peyniri yaptık.
Peynirin en kolay kısmını ben yaptım: Sadece sütü karıştırdım. Ee, hocayım ben… Bir ağırlığım var, değil mi? :)
Toprağı, bitkiyi, suyu, havayı konuştuk. Onların doğayla nasıl yaşadıklarını dinledik. Sohbet ettik.
Birimiz kenarda uzanıp kuşları dinledi, biri masayı hazırladı. Kendimizi misafirlikte değil, evimizde gibi hissettik.
“Nasıl yaşıyorsunuz?” sorusunun cevabı da çok basitti:
Bir komşunun patatesi azsa diğeri veriyor. O da karşılığında biber veriyor.
Birbirimizi tamamlıyoruz.
Her şey paylaşmak üzerine.
Ve ikinci mesaj geldi:
“Sharing makes life beautiful.”
Paylaşmak hayatı güzelleştirir.
Üçüncü ders: ?
Sonraki tepede küçük bir manastıra gittik. Kimi mum yaktı, kimi bir kaya parçasına oturup duvardaki resimleri seyretti.
Orada 84 yaşındaki Mary ile tanıştık.
Mary her sabah manastırı açıyor, temizliyor, gelen misafirlere lokma ve çay ikram ediyor. Gün boyu hayatın içinde.
Tabii biz hemen yanımıza bir sandalye çekip onu sohbete davet ettik. Neredeyse 200 soruluk listeye başlayacaktık ki ilk soru pat diye ağzımdan çıktı:
“Bu adada insanlar nasıl bu kadar sağlıklı ve uzun yaşıyor? Sırrı nedir?”
Rehberimiz Stefano Yunancaya çevirdi.
Biz uzun, detaylı, belki de bilimsel bir cevap beklerken Mary tek cümleyle cevap verdi:
“Simple life, simple mind.”
Basit yaşa, basit düşün.
Biz sadeleşmeyi iki çekmece eşya azaltmak sanırken bu cümleleri sindirmemiz zaman alacak gibiydi.
Ve seyahatin sonuna geldik.
Peki cebimizde ne vardı?
Dönüş yolunda birbirimize sorduk:
“Bu adadan yanımızda ne götürüyoruz?”
Birimizin aklında Stefano’nun “Sabırlı olun.”, Mary’nin “Basit yaşa, basit düşün.” sözleri vardı.
Bir arkadaşımız dedi ki:
“Bu adada insanlar uzun yaşamaya çalışmıyorlar. Sadece yaşıyorlar.”
Bir diğerinin aklında çocuklarla yaşlıların yaş farkı gözetmeden arkadaşlık etmesi vardı.
Panayırlarda birlikte dans etmeleri, eğlenmeleri…
Komşuların birbirlerinin eksiklerini tamamlamaları…
İnsanların toprağa, denize, doğaya ve birbirlerine bağlı olmaları…
Üretmeleri, hareket etmeleri, birlikte yemek yemeleri, dans etmeleri, hayatın içinde kalmaları…
Bir arkadaşımızın söylediği şu cümle hepimizi gülümsetti:
“On tane çocuk bir araya geldiğinde garajda bisiklet tamir ediyor. Bu manzara çok hoşuma gitti.”
Bir diğeri ise şunu fark etmişti:
“Yemekten bahsederken sürekli temiz yemek, temiz su diyorlar.”
Sonra hepimiz sustuk.
Çünkü aslında cevap yavaş yavaş ortaya çıkıyordu.
Doğanın dilini anlamak.
İnsanların ihtiyacını anlamak.
Paylaşmak.
Birlikte üretmek.
Hareket etmek.
Sade yaşamak.
Ve hayata bağlı kalmak.
Bunlar İkaria insanının hayatının doğal birer parçasıydı.
Kimse longevity konuşmuyordu.
Longevity’i yaşıyorlardı.
Dönerken, “Peki, biz hayatımızda neleri değiştireceğiz?” diye konuştuk, düşündük, güldük.
Ama galiba en güzeli şu:
İkaria’dan sadece anılarla dönmedik.
Aklımıza yerleşen, içimize işleyen ne varsa bizimle birlikte döndü.
Belki de longevity tam olarak budur.
Hayatı uzatmaya çalışmak değil…
Hayatın kendisini daha dolu yaşamak.
İkaria bana longevity’nin ne olduğunu anlatmadı.
İkaria bana onu yaşattı.
— İpek Darga