Şişedeki cin

En kısa yoldan söze; çok iyi oldu, diyerek başlamak istiyorum.  
Şişedeki cin

Bu sene, çağdaş sanatın adresi, Contemporary Istanbul sanatseverlerle erken bir tarihte, Eylül ayında buluştu.  Galericilerin endişelerini anlayabiliyorum.  Bütün sene bu etkinliği dört gözle bekliyorlar.  Beş günlük bir süre içinde önemli bir koleksiyon görücüye çıkıyor ve ciddi bir işlem hacmi beklentisi oluşuyor.  Bunu arttırmak için ne kadar çok koleksiyonere ulaşabilirlerse o kadar başarılı olacaklar.  Eylül ayında İstanbul henüz tam oturmadı.  Havaların da güzel gitmesi uzayan yaz tatilini beraberinde getiridi.  Özellikle satın alma potansiyeli yüksek olan yatırımcıların fuar zamanı henüz şehre dönmemesi riskinden sözedildi.  Ancak, ben bu görüşe tam katılamayacağım.  Güzel bir yaz geride kalırken ve okulların açılması ile şehir tam hızlanmaya başlamışken Contemporary Istanbul (CI) ve Bienal’in aynı anda kapılarını açması, biz İstanbullular için cuk oturdu. Şöyle güzel bir uyandırıcı etkisi oldu.  Hatta, bu kadar zamandır neredeydiniz siz yahu demek istiyorum.  Bu renklilik ve yaratıcılık etkisine tam da yılın bu zamanında ihtiyacımız varmış.  Üstüne bir de Sakıp Sabancı Müzesi’nde, Ai Weiwei’nin Türkiye’de ilk kez yapılan, porselen üzerindeki yaratıcılığı sergilenmeye başlamışken.  Muhteşem!


Sanat çocuklarımıza anlattığımız Grimm kardeşlerin bir peri masalı olan Şişedeki Cin gibidir. Biraz sever okşarsan dile benden ne dilersen diye hop fırlar çıkar karşına.  Elde tutmasını öğrendiğimizde her derde deva etkisini hissetmeye başlarız.  Adeta tedavi eder ruhlarımızı. Zenginleştirir hayallerimizi.  


Zengin ve fakir arasında uçurum her sene biraz daha açılıyor.  Ekonomi göstergeleri ve varlık raporları ile bunu çok rahatlıkla teyit edebiliyoruz.  Bu durumun elbette endişe verici bir belirsizliği var.  Ancak, mevcut küresel düzen içinde bu ayrışmanın hemen yarın bir çözümü olmayacağını idrak etmek zorundayız.  Bu durumu yönetmek ve toplumsal etkisini azaltmak için olası yöntemlerden birinin  “erişilebilir sanat” ile sağlandığını düşünenlerdenim.  Sanat yapan da, sanata yatırım yapan da, sanata bakan da ortak bir buluşma noktası yaratıyor.  Hele hele sanatın sergilenmesi ile kitlelere erişim arttıkça ciddi bir kazanım sağlanıyor.  Bu sergiyi duvarların dışına taşımaya çalışmak adeta şişedeki cinin etkisine sahip.  Kitlelere dokunan, çok pozitif bir büyüsü var.  


Sanat, zengin veya fakir herkesin hayatında yeni kapılar açıyor.  Hayal gücümüzü besliyor  

Sanat, insanların daha fazla soru sormasına neden oluyor.  Merak eden ve sorgulayan insanı bir mıknatıs gibi kendine çekiyor.  Yaratıcılığı cesaretlendiriyor.  Dikte eden, rutinlere hapsolduğumuz, bilgiyi sadece bir hap gibi bize kullanmamız beklenen günlük yaşantının dışında bir dakika bile olsa nefes almamıza yardımcı oluyor.  Sanatçı elbette bu işin kalbinde olan kahramandır.  Düşünen, üreten, cesaret eden, emek veren ve bunu yaratabilen bir insandır.  Adeta bir gönül yolcusudur.   İnsanların arasında köprüler kurar.  Bir hikaye anlatır.  Bir karşı durma vardır.  Bir arayış vardır.  Kuşkusuz sevgi vardır…


Sokaklar sanat için en güzel sergi mekanlarıdır;


Bunca alışveriş merkezinin, plazanın bahçelerinde sanat eserlerinin artması gerekmez mi?  İnşa edilen yüzlerce plazaya sermayenin poster asmasını mı beklersiniz? Hiç sanmıyorum.  O boşluklar köprüleri adeta yıkar atar.  Uçurumu daha fazla belirginleştirecektir.  Halbuki sanat bir paylaşımdır.  Sözcüklerin olmadığı bir iletişim gücü ile birlik duygusunu besleyecektir.  Düşünün, dünyanın en büyük para sokağının girişinde dünyaca ünlü bir statü haline gelen boğa heykeli var.  Wall Street’te…


Yeniden İstanbul Lutfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’na Contemporary Istanbul’a dönersek, çok yüksek ilgi gören bir sanat fuarını geride bıraktık.  Kalabalık başladı, adeta bir izdihamla bitti.  Tüm katılımcıları biraz yorgun ama ilk başta olan erken yapılan fuar endişesini atmış olarak gördüm.  Satışlar da gayet iyi görünüyor. Yabancı galerilerin katılımında artış var. Bunu büyüyen bir Türkiye hikayesine bağlayarak okumuyorum. O zaman işin başarısını eksik anlatmış oluruz.   Daha çok yönetimsel bir başarı gibi duruyor.  CI  ekibine bu sene Londra merkezli bir koleksiyer ve küratör olan Kamiar Maleki, galeri ve koleksiyoner ilişkilerinin geliştirilmesinden sorumlu direktör olarak katıldı.   Maleki, sanat çevrelerinde geniş çaplı bir çevreye sahip.  İstanbul’un genişleyen sanat takvimi, müze ve galeri sayısında yaşanan artışları bir fırsat olarak görmüş olmalı ki CI’nin daha güçlenmesi için kolları sıvamış.  Yabancı galerilerin sayısının artmasında Türkiye’de sanata yapılan yatırımların artması da etkili.  Sanat dünyasında üreten, satın alan ve aracı olan  üçgenini görmezden gelemeyiz.  Yıllardır süregelen bu piyasanın asıl belirleyicileri aracılardır.  Piyasanın nasıl oluşması gerektiğine onlar karar verirler.  Eserlerin fiyatları üzerinde ciddi etkileri vardır.  Çağdaş sanatlara olan ilgi emekleme döneminden bir tık ileriye kaymış olacak ki, aracıların arttığını görüyoruz.  Onlar her daim, serbest piyasanın altın kuralı olarak kendilerine yeni pazar aramak isterler.  Türkiye’de çağdaş sanata işlem hacminde artış olması bu ilgiyi perçinliyor.  Yatırımcı açısından ise farklı bir arayış var.  Portföy çeşitlenmesi aranıyor ve yabancı sanatçılara portföylerde daha fazla pay düşmeye başladı. Neden?  Baskebol takımı gibi düşünün.  Sizin lisanslı yerli oyuncularınızın değeri normalin üzerinde belirlenmeye başlamış olabilir.  Ama takımlar, aradıkları pozisyonuna uygun olan yabancı oyuncuları bulmak ve değerlendirmek istiyorlar. Sonra bizde keyifle maçlar izliyoruz.  Hatta şampiyon oluyoruz.  Bir tablonun rulo yapılarak yanınızda taşımanız durumunda dünyanın her yerinde bir değeri olacaktır.  Bu nedenle, sadece Türkiye içinde bir değerleme şansı olan sanatçıların işlerine çeşitlilik katmak haklı bir arayıştır.  


Yabancı galeriler hoşca geldiler.  Başımızın üzerinde yerleri var.  Sanata ve yeni sanatçılara pencere açıyorlar.  Bu sayede bizler de yepyeni işlere bakmak şansını yakalıyoruz.  Bizi bu şansa taşıyan az önce anlatmaya çalıştığım zengin fakir ilişkisinde saklı  Yatırımcının bu ilgisi olmadan bu pazar oluşmaz, bu işler bize sunulmaz.  Sanata erişim arttıkça kitelelerin ötekileşmesine engel olacak köprüler kurulmaktadır.  Bu fuarda bu köprüden geçtik.  Bienal’de sokaklara taşacağız.  Cin şişeden çıktı gibi duruyor.  


CI’17 bende çok hoş tatlar bıraktı.  Yabancılara hoş geldin dedik ama eski dostlara da ayrıca teşekkür etmenin yeridir.  Pi Artworks ile Yeşim Turanlı artık Türkiye’den Londra’ya ulaşan bir portföye aracılık ediyor.  X-İst yine kışkırtıcı bir cesaret aşıladı bana.  Teşekkürler Daryo, Burcu Perçin gibi sanatçıları bize ulaştırıyorsun.  C24’de Maide ve Emre Kurttepeli ile New York’tan bir tempo yakalıyoruz ama İrfan Önürmen her daim başa güreşiyor.  Bu serginin ardından en çok konuşulacağına inandığım İhsan Oturmak ve Ahmet Gümüştekin işleri Londra’lı Karavil ve yepyeni Pilevneli’den geldi.  Cesur işler, çok dikkat çekiciydi.  Olcay Sanat’da Bekir bize yepyeni bir Devrim Erbil cümbüşü sundu, bu değeri rengarenk izledik.  Piramit Sanat’da Bedri Baykan’ın Demokrasi Kutusuna yeninden girdik.  Merkür Sanat’ın enerjisi bende Ozan Oganer, Şeyda Cesur ve Cemal Demir ile patlama yapıyor.  Galeri Binyıl’da İlknur Şanal ve yılların duayeni Yahşi Baraz’ın Galeri Baraz’ında Maria Kılıçlıoğlu’nun yeri bende ayrıdır.  Eda Baysal ise farklı bir doku.  Binyıl’da çok dikkatimi çeken işlerin sanatçısı Deniz Orkuş oldu.  Maria’nın kendi otoportresi olan heykeline bayıldım.  Karaköy’de yeni bir enerji olan Mixer’de Alican Leblebici için hiperrealist bir tutku yaşadım. Amma ve lakin, “Global” isimli akrilik ve yağlıboya çalışmasına kızım Zehra  “dünyaya yazık etmiş, bu yapılır mı?” dedi.  Zehra 7 yaşında ve söyleyecek bir söz bulabiliyorsa, sanatçıya şapka çıkartmak lazım.  Bir söz de misafirimiz olan Mark Hachem Galeri için.  O Emre Yusufi heykeli nedir öyle?  Yumrukları adeta yüzümde patladı.  Hani olur da bu kadarı da olur mu?  Enfesti.  


Zevkler ve renkler tartışılmaz.  Tüm eserler birbirinden güzel ve kıymetli.  Benim haddim eleştirmek değil, bunu yazan kişi olarak hislerimi ortaya koymak.  Tüm sanatçılara saygımı sunarak bana dokunan işler ve kişileri yazdım.  Sürçülisan eylediysem affola...


İstanbul’a sanat erken geldi. Hoş geldi sefa getirdi.  Cin şişeden adeta fırladı çıktı.  Şimdi hızımızı Bienal’e taşıyacağız.  Ben sevdim, bu tarihte CI ile çağdaş sanat  bana hiç ama hiç erken değil tam zamanında ulaştı.  Bu kadar gri bir ortamda sonbahar renkli başlıyor.  


Her daim birikim şart.  Bunu kültür ile harmanlayan bir sanat eserine yapmak ise paha biçilmez!  Bakmak bile iyi bir başlangıç...

Maria Kılıçlıoğlu'nun eseri

Yorumlar Üye girişi
1000
*
*
*
* Mesajınızın sorumluluğu size aittir
Benzer Haberler
listelemeye devam et
Üye Ol